Eki 192011
 

Fatih ÇAL / Serkan KARAMAŞE

Facebook üzerinde 2 yıldır aktif olarak paylaşım yapan “Dostun Evi, Gönüllerdir” sayfası adını Yunus Emre`nin “Ben Gelmedim Dava İçin” isimli şiirinden almış. Bu doğrultuta her kesimden insana hitap edecek şekilde çalışmalar yapan sayfa yöneticileri, çekiliş için isim bulmakta da zorlanmamışlar. – “Gönül Kitaplığı Kapılarını Aralıyor…”

O`nun rızasını merkezine alan sayfa yöneticileri, tüm etkinliklerindeki gibi bu etkinlik için de gerek yeni kitaplar alarak, gerekse de kütüphanelerinden kendi kitaplarını toplayarak hediye paketleri hazırlamışlar. Bu hediye paketlerini de çekilişe katılanlar arasında kura ile belirledikleri kişilere gönderecekler.

Üçüncü kez kapılarını aralayacak Gönül Kitaplığı için Genç Dergi; Genç Kitaplığı Serisi, herkese Ağustos sayısı ve 1 kişiye 1 senelik Genç Dergi aboneliği vererek destek sağlıyor.

Katılımlar www.dostunevigonullerdir.com sayfasında bulunan form ile alınmaktadır.

Facebook sayfası için bağlantıya tıklayabilirsiniz: www.facebook.com/dostunevigonullerdir

 

Sıkça Sorulan Sorular

1) Peki, Kimlere Kitap(Hediye) Verilecek?
Çekilişe katılan ve kura sonucu belirlenenler, bu hediyeleri almaya hak kazanır.

2) Çekilişe Kimler Katılabilir?
Türkiye`de yaşayan ve www.dostunevigonullerdir.com sayfasında bulunan “Çekiliş Katılım Formu”nu dolduran herkes çekilişe hak kazanmış olacaktır.

(Not: Türkiye dışında yaşayan ve çekilişe katılmış olan kardeşlerimiz, eğer çekiliş kurası sonucu hediye almaya hak kazanırlarsa Türkiye`de yaşayan bir yakınına, hediye alma hakkını devredebilir.)

3) Kaç Kişiye Kitap(Hediye) Verilecek?
10 set halinde kitap ve dergiler, 1 Genç Dergi aboneliği ve 1 Kur`an-ı Kerim olmak üzere 11 kişiye bu hediye(ler) verilecektir.

4) Çekilişe Ne zaman ve Nasıl Katılabilirim?
30 Ekim 2011 saat 23:59`a kadar, http://www.dostunevigonullerdir.com/ sayfası üzerinde bulunan “Çekiliş Katılım Formu”nda gerekli alanları doldurarak çekilişe katılabilirsin.

5) Kazananlara Nasıl Ulaşacaksınız?
Çekiliş Katılım Formu üzerinde bulunan “Ad-Soyad, Adres ve Telefon” bilgileri kontrol edilerek kişiye ulaşılır.

6) Kitaplarım (Hediyelerim) bana nasıl ulaşacak?
Hediyeleriniz Çekiliş Katılım Formu üzerinde doldurulan adrese, herhangi bir kargo şirketi aracılığı ile ulaştırılır. Gönderi süresi, kayıp vb. durumlar da tarafımızca takip edilir.

7) Kargo Ücretini Biz mi ödeyeceğiz?
Kitapları(Hediyeleri) gönderirken kargo tarafımızca karşılanacaktır. Hiçbir şekilde sizden ücret talep edilmeyecektir.

8) Çekilişin Adil Olduğunu Nereden Bileceğiz?
Çekiliş, kullandığımız özel bir yazılım ile video kaydı alınarak gerçekleştiriliyor.

9) Sonuçları Nereden Öğreneceğiz?
Sonuçları dostunevigonullerdir.com ve Facebok sayfamızdan 3 Kasım 2011 tarihinde öğrenebilirsiniz.

Çekilişe 1`den fazla katılarak diğer katılanların haklarına taciz eden kişiler, çekilişe dahil edilmeyecektir.

Sormak istedikleriniz için tevhidetsindilimiz@gmail.com adresinden bizlere ulaşabilirsiniz.

DAĞITILACAK HEDİYELER (10 Set + İlave)

İlave Set
1. 1 Yıllık Genç Dergi Aboneliği
2. Kur`an-ı Kerim ve Meali

 

Set 1
1. 1 adet Genç Dergi
2. Cen.Net Kafenin Sahibi
3. Kırık Testi
4. Dilini Tutan Kurtuldu
5. Efendimiz`den Dualar
6. Sabah Namazına Nasıl Kalkılır?
7. 30. Cüz Kur`an Meali
8. Şirk Nedir?
9. Sahabe Arasındaki Merhamet
10. İstanbul`un Şeytanları
11. Peygamberimiz`in Mizah Anlayışı
12. Şeytan Hileleri
13. Sorularla Oruç Kartelası
14. Not defteri

Set 2
1. 1 adet Genç Dergi
2. Sohbet-i Cânan
3. Allah için vermek
4. Aile Reisi ve Baba olarak Hz. Peygamber
5. Canla Bağışla
6. Müslümanın Ticaret Ahlâkı
7. Peygamberimize olan sevgimi nasıl artırabilirim?
8. Sakınılması Gereken Haramlar
9. Ölüm yok mudur?
10. Neye Nasıl İnanırım?
11. İyiliğin Kaynağı
12. Şeytanın Hileleri
13. Hicaz Fotoğraf Albümü
14. Mevlana`nın Yedi Öğüdü
15. Not defteri

Set 3
1. 1 adet Genç Dergi
2. Şahsiyet Dili ve Geliştiren Liderlik
3. Gurbet Ufukları
4. Ahirzaman ve Kıyamet Alametleri
5. Mekke Fotoğraf Albümü
6. Ölüm yok mudur?
7. Neye Nasıl İnanırım?
8. İyiliğin Kaynağı
9. Cennet ve Cehennem Ehlinin Vasıfları
10. Tarih Boyunca Kur`an Eğitimine Verilen Önem
11. İhlas Nedir?
12. Şeytanın Hileleri
13. Not defteri

Set 4
1. 1 adet Genç Dergi
2. Göklere Yolculuk Var
3. Ümit Burcu
4. Ölüm yok mudur?
5. Neye Nasıl İnanırım?
6. İyiliğin Kaynağı
7. Şeytanın Hileleri
8. Düşün, Anla ve Ağla
9. İnfak Nedir?
10. Peygamberimizin Gece Namazı
11. Kur`an`a olan sevgimi nasıl artırabilirim?
12. Peygamber Efendimizin izinde Mekke-Medine
13. Ahirzaman ve Kıyamet Alametleri

Set 5
1. 1 adet Genç Dergi
2. Hakîm ile Genç
3. İkindi Yağmurları
4. Gençler için 33 Hadis ve Açıklamaları
5. Dinimin Direği Namaz
6. Ölüm yok mudur?
7. Neye Nasıl İnanırım?
8. İyiliğin Kaynağı
9. Şeytanın Hileleri
10. Peygamberimiz ve Toplum
11. Tevhid Nedir?
12. Niçin Namaz Kılıyoruz?
13. Kabir Gecelerinden ilk Gece
  Set 6
1. 1 adet Genç Dergi
2. Metropol Bedevisi
3. Diriliş Çağrısı
4. Dinimin Direği Namaz
5. Ölüm yok mudur?
6. Neye Nasıl İnanırım?
7. İyiliğin Kaynağı
8. Şeytanın Hileleri
9. Gençler için 33 Hadis ve Açıklamaları
10. Göz Zinası ve Korunma Yolları
11. Tevessül Nedir?
12. Cinler Alemi
13. Evlilik

Set 7
1. 1 adet Genç Dergi
2. Söylemesem Olmazdı
3. Ölümsüzlük İksiri
4. Namaz Risalesi
5. Dinimin Direği Namaz
6. Şeytanın Hileleri
7. Kendini Arayan Adam
8. Şefaat Nedir?
9. 100 Soruda Cennet-Cehennem
10. Medine-i Münevvere

Set 8
1. 1 adet Genç Dergi
2. Bu Toprağın Değerleri
3. Vuslat Muştusu
4. İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi
5. İnfak Kahramanları
6. Farzet ki Kabirdesin
7. Sihir Nedir?
8. Dinimin Direği Namaz
9. Şeytanın Hileleri
10. Sabah Namazına Nasıl Kalkılır?

Set 9
1. 1 adet Genç Dergi
2. Dert Çağrısı
3. Kalb İbresi
4. Dinimin Direği Namaz
5. Şeytanın Hileleri
6. Bid`at Nedir?
7. Allah İçin Sevmek
8. Hizmet
9. Kendini Arayan Adam
10. Mekke-i Mükerreme

Set 10
1. 1 adet Genç Dergi
2. Gençlere Pırlanta Ölçüler
3. Allah İçin Vermek
4. Ölüm yok mudur?
5. Neye Nasıl İnanırım?
6. İyiliğin Kaynağı
7. Şeytanın Hileleri
8. İşçi ve Memurların Bilmesi Gereken İslami Kurallar
9. Farzet ki Öldün
10. Muhammedî Ahlak
11. Namazda okunan kısa sureler kartelası

 

 

 

Haz 162011
 

Soru: İçki içen bir insan ne zaman namaz kılmaya başlayabilir? Bazıları 40 gün içmeden durup beklemesi, ondan sonra kılması gerektiğini söylüyor. Doğru mu?

Cevap:

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de sarhoş edici şeyler içmeyi kesin olarak yasaklamıştır:

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide,5/90)

Buna rağmen bir müslüman haram olduğunu bilerek ve inkâr etmeden içki içerse günahkâr olur. Fakat bu, onun ibadetlerini yapmasına engel değildir. Allah Teala bu konuda bir ölçü koymuştur. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar (…) namaza yaklaşmayın.” (Nisa,4/43)

Buna göre içki içen bir müslüman namaz kılmak isterse sarhoş olmamalıdır. Ayakta durabilmeli ve ne söylediğinin farkında olmalıdır. İçki içen kişi işte bu şartları yerine getirene kadar namaz kılamaz.

İçkiyi bırakıp tevbe eden bir müslüman da kesinlikle kırk gün beklememeli, en yakın vakitten başlayarak namazlarını kılmalıdır.

İçki içti ya da başka bir günah işledi diye kırk gün namaz kılmamak olmaz. Olsa olsa içki içen bir insanın kıldığı namazın sevabı azalır. Diğer taraftan içki içen ya da başka bir günah işleyen kafir olmaz, günahkar olur. Zaten her gün beş vaktini kılan bir Müslüman içki gibi büyük günahları işlemez, işleyemez.

Haz 012011
 

Soru

Kolonya, krem, deodorant, parfüm gibi alkol içeren ürünlerin kullanılması abdesti bozar mı namaza zararı var mıdır?

Cevap

Kuran-ı Kerim’de şarabın pis olduğu bildirilmektedir. (Maide, 5/90-91)

 

Hanefi mezhebine göre, şaraptan başka sarhoşluk verici alkollü maddelerin içilmesi haram olmakla birlikte bunların tıpkı şarap gibi necis olup olmadıkları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İmam Ebu Hanife, şarap ve üzümden yapılanların dışındaki alkollü içkilerin bir dirhemden (ıslattığı yer avuç içinden) fazlasının elibiseye bulaşması halinde bile namaza engel olmayacağını söylemiştir. (Serahsi, Mebsut, 24/14-15) Buna göre, kolonya ve ispirto gibi şeylerin içilmesi haram ise de alınıp satılmaları ve kullanılmaları caiz görülmüştür.

 

Şafi mezhebine göre ise, üzümden imal edilen şarap ile diğer maddelerden elde edilen ve sarhoş edici nitelikte olan alkollü içkilerle kolonya arasında fark yoktur. Bunlar da şarap gibi necistir ve haram kılınmıştır. Bulaştıkları yerin yıkanması gerekir. Esas hüküm bu olmakla beraber, esans, parfüm ve benzeri şeyleri kullanıma elverişli hale getirebilmek amacıyla bunlara katılan az miktardaki katkı maddeleri, necis olsalar bile görmezden gelinebilecek ve affedilecek necasetlerden sayılmıştır. (Ceziri, 1/19; Mehmed Keskin, Büyük Şafi İlmihali, s. 504)

 

Şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

 

Kolonyanın ve bu gibi maddelerin pis olup olmaması, içkinin (hamr) pis olup olmamasıyla ilgili bir mes’eledir. Bilindiği gibi dinimizde içki (hamr), aklı koruma gayesiyle haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmıştır. İçkiden bahseden ayetlerin sonuncusunda şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! içki, kumar, putlar, kısmet çekilen zarlar hep şeytan işi pis şeylerdir, içki ile kumarda, şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin sokmayı ve sizi Allah (cc)’ı. anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık vazgeçiyorsunuz değil mi?” (Mâide 5/90-91) Görüldüğü gibi burada içki (hamr) “pis” diye nitelendirilmiştir. Konumuzla ilgili birinci önemli nokta budur. İçkinin “pis” olduğunu kabul edersek, neyin içki (hamr) olduğu mes’elesi karşımıza çıkar, ikinci önemli nokta da budur. Bunların izahına geçmeden şu hususu da hatırlatmakta yarar vardır: islâm’ın yasakladığı içki, en geniş anlamıyla “hamr”, yani sarhoş eden alkoldür, yoksa her çeşidiyle “alkol” değildir. Binaenaleyh, sarhoş etmeyen alkol türleri varsa ki, bildiğimiz doğru ise metil-alkol böyledir, onlar haram içki sınıfına girmezler, yani “hamr” değillerdir.

Ayrıca bir şeyin pis olması ile içilememesi ayrı ayrı şeylerdir. Onun için içilemeyen her şey pis demek değildir. Bu yüzden eski ve yeni bazı alimler; içkinin (hamr) içilmesi haram olmakla beraber kendisi pis değildir, üste-başa bulaşması namaza mani olmaz, kanaatindedirler. Meselâ, eskilerden Rabî’a, Leys b. Sa’d, İmam Şafiî’nin arkadaşı el-Müzenî, sonrakilerden de bazı Bağdat ve Kayravan alimler(1), daha sonra da San’ânî, Şevkânî(2) ve Sıddık Hasan Han(3) bunlardandır. Çok azınlıkta kalan bu alimler delil olarak şunu söylerler:: Ayette içkiye “pis” (rics) denmesi onun maddî pislik olduğunu (değil, manevî pislik olduğunu anlatır. Keza haram kılındığı zamanı Medine sokaklarına dökülmesi de temiz olduğunu gösterir(4). Çünkü pis olsaydı sokakların onunla pisletilmesine müsaade edilmezdi.

Bu alimlerin çok azınlıkta olmaları bir yana, görüldüğü gibi, tutundukları deliller de güçlü değildir. Bu yüzden, “Müctehid imamlar, içkinin (hamr) haram ve pis olduğunda icma (görüş birliği) halindedirler”(5) denmiştir.

Çünkü:

1. İçkinin (hamr) pis oluşu “rics” kelimesiyle ifade edilmiştir. Arapçada “rics”, pis koku, dışkı ve kazurat yanında hem maddî hem manevî pislik için, “rics” ceza için, “riks”de maddî pislik için kullanılır. Kastedilen sadece manevî pislik olsaydı “rics” kelimesi seçilmezdi(6).

2. Rasûlüllah (sav)’a müşriklerin kaplarından yermek yeme sorulduğunda, yıkayın sonra yiyin, buyurmuşlardır. Onlar bizden ayrı olarak içki ve domuz eti kullandıklarına göre, kaplarının yıkanması bunlardan dolayı istenmektedir, demek ki, bunlar pistir.(7)

3. Ayette içkiden (hamr) mutlak olarak “kaçınılması” istenmiş, sadece “içmeyin”, denmemiştir. Kaçınmak hem içmemek, hem de ona bulaşmamakla olur.(8)

“Hamrın” pis olduğunu cumhura (fıkıhçıların kahir ekseriyetine) göre böylece tespit ettikten sonra neye “hamr” dendiğini de öğrenirsek, baştaki mes’elemizin cevabı ortaya çıkmış olur.

İmam Ebu Hanîfe ile bazı Küfe alimlerine göre “hamr” sadece üzümden yapılan ve pişirilmeden, bekletilip keskinleşerek köpük atan sarhoş edicinin adıdır. Diğerlerine “nabîz” denir. Hemen hemen diğer bütün fıkıhçılar ise her sarhoş edicinin “hamr” olduğu görüşündedirler. Çünkü:

1. Her sarhoş edicinin “hamr” ve haram olduğunu söyleyen değişik hadisler ve rivayetler vardır.(9)

2. Enes Hadisinde: “içki haram kılındığında üzümden çok az içki (hamr) yapılıyordu. İçkilerimiz (hamrlarımız) genellikle yaş ve kuru hurmadandı.” (10) denir ki, burada hurmadan yapılana da “hamr” adı verilmektedir.

3. İbn Ömer Hadisinde: “İçki (hamr) yasağı indiğinde o, beş şeyden yapılıyordu: Üzüm, hurma, buğday, arpa ve mısır.

Hamr aklı örten (mahmurlatan) şeydir.” (11) denir ki, bu konuda bu çok daha açıktır.

4. Bir önceki hadiste de geçtiği gibi, kelime manası itibariyle “hamr”, örtmek, kapatmak demek olduğundan, sözlük anlamı itibariyle aklı örten, yani sarhoş eden her şeye “hamr” denmelidir. Fahruddin Râzî bunu bu anlamda en güçlü delil sayar ve, “bunu bir çok hadisin desteklediğini de düşünün” der.(12)

5. İçki ile beraber kumarı da yasaklayan ayette, bu yasağa illet olarak (yada hikmet olarak), şeytanın bunlarla insanlar arasına düşmanlık ve kin sokması gösterilmiştir. Bu da her sarhoş edicide bulunduğuna göre, hiç bir konuda birbirlerinden farkları olmamalıdır.

6. Yine aynı ayetle kumar yasaklanmış ve alimler buradan hareketle her türlü kumarın haram olduğunda icma etmişlerdir.(13) Binaenaleyh, içki hakkında da aynı şey düşünülmelidir. Zaten “çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır”(14) hadisi vardır. Üç mezhebin görüşü bu olmakla beraber, Hanefî mezhebinde de fetva verilen görüş budur.(15)

Bunlar ve benzeri birçok hadisle sarhoş eden her şeye “hamr” dendiğini, hamrın ise cumhura göre pis olduğunu öğrenmiş olunca, sarhoş etme özelliği olan kolonya, ispirto vb. alkollerin cumhura göre pis ve haram olduğu ortaya çıkar. Ancak Hanefîler ve özellikle de imâm Azam ve Ebu Yusuf (bu konularda İmam Muhammed genellikle diğer mezheplerde olduğu gibi düşünür) mes’eleyi adeta bir kimyager edası ile tahlil ve tasnîfe tabi tutmuşlar ve meşrubat cinsini özelliklerine göre yedi ayrı gruba ayırmışlardır. Onların da bu konudaki delil ve izahları hafife alınacak ve yabana atılacak gibi değildir. İmam Serahsî’nin El-Mebsût’una (XXIV/2 vd.) ve İmam Kâsânî’nin Bedâyi’ine (V/l 12 vd.) bakanlar bunu açıkça görebilirler. Onların tasnifine göre:

1. Şarap (hamr) çiğ yaş üzüm suyunun, kabarıp keskinleşerek köpük atmış halidir. (Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre hamr olabilmesi için köpük atması şart değildir.) Bu, bütün imamlara göre kaba (muğallaza) pisliktir. Bir dirhem mikdarından fazla miktarı namaza manidir.(16)

2. Yaş ve kuru hurmadan ve kuru üzümden yapılan içkiler (seker, fadîh, nakî). Bunlar da aynen şarap gibi kaba pisliktirler. Pis olmadıklarına dair bir rivayet de vardır. Ebu Yusuf a göre ise (hafif pislik olup) sadece fazla miktarı namaza manidir.(17)

3. Yedi grup içkinin geriye kalanları ise-sarhoş edenlerini içmek haram olsa dahi-pis olmayıp, namaza mani değildirler.

Bütün bu söylediklerimizden çıkaracağımız sonuç şu olabilir; Üzüm ve hurmadan yapılan alkollü (sarhoş edici) içkiler ittifakla haramdır ve pistir.

Hanefî Mezhebinin dışında kalan mezheplere göre çoğu sarhoş eden her içkinin azı da haramdır ve pistir.

Hanefî Mezhebinde, özellikle Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf a göre üzüm ve hurma dışındaki şeylerden yapılan içkiler, sarhoş edenlerini içmek haram olsa bile, pis değildirler.

Şimdi tekrar sizin sorunuzu ele alırsak: Kolonya, ispirto, şampuan, esans, mürekkep, parfüm, krem vb. sıvılar üzüm ve hurma dışında bir şeyden yapılıyorlarsa ki, şu anda hepsinin öyle olduğunu sanıyorum-veya bu iki şeyden yapılsa dahi sarhoş edici alkol ihtiva etmiyorlarsa bu iki imama göre pis değildirler, namaza mani olmazlar. Alkol ihtiva etmeleri halinde diğer bütün imamlara göre pistirler. Bu durumda müslümanların önünde iki yol vardır:

1. Ya bunlardan dahi kaçınmayı başarabilen birisi ise takvaya ve ihtiyatlı olana sarılıp cumhurun (müctehitler çoğunluğunun) yoluna girmek, “Şüpheli olanı bırak, olmayana git”.(18) “Helâl da, haram da bellidir… Arada şüpheli şeyler vardır. Onlardan sakınan dinini ve ırzını korur”(l9) hadislerini ölçü edinmek.

2. Veya; bana İmam Azam ve Ebu Yusuf un bu görüşte olması yeter. “Dinde kolaylık vardır”(20) buyurulmuştur. “Umumî belvâ” (kaçınılmaz derecede yaygın) hal almış şeylerde, cevaz kapısı varsa caiz demek daha evlâdır. “Zamanımız şüpheli şeylerden kaçabilme zamanı değildir”(21) diyerek bu tür sıvılardan kaçınmamak. Her ikisine de bir şey denilemez.(22)

Görüldüğü gibi mes’ele biraz daha fertlerin İslâmî titizlikteki dereceleriyle alakalıdır. Ancak şunu da belirtmek gerekir: Bu tür sıvıların kolonya ve ispirto (etil-alkol) dışındakilerinde alkolün diğer maddelerle yeni terkipler oluşturup (istihale, kimyasal tepkime) sarhoş edicilik özelliğini kaybetmesi kuvvetle muhtemeldir. Başta da söylediğimiz gibi, bileşiminde alkol olduğu yazılan ya da söylenen her şey haram ve pis demek değildir. Bu tür maddelerin tahlili konusunda müslüman kimyacılara ihtiyacımız vardır.

Sadece Hanefi Mezhebindeki bazı imamlara göre kolonya kullanılabilir. Fakat cumhura ( fıkıhçı çoğunluğa) uyarak kolonya kullanmayanlar her halde daha ihtiyatlı davranmış olurlar.

Dipnotlar:
(01) Kurtubi, VI/288.
(02) es-Seylü’l-Cerrâr, 1/35-36.
(03) Karaman, Meseleler, 1/312.
(04) Kurtubî, agk
(05) Ebu Abdillah, Rahmetü’l-ümme, 373.
(06) Kurtubî, VI/287-288.
(07) agk.
(08) Kurtubi, VI/289.
(09) Örnek olarak bk., Müslim, eşribe, 73; Ebu Dâvud, eşribe, 5; Tirmizî, eşribe, I.
(10) Müslim, eşribe, 7,8.
(11) Buhâri, Tefsir, (5) 10, eşribe, 2; Müslim, Tefsir, 33, 34; Ebu Dâvud, eşribe, l; Nesai, eşribe, 20, 24, 46.
(12) Fahruddin Râzî, VI/43. ” (85) Kurtubi, III/52.
(13) Ebu Davûd, eşribe, 5; Tirmizi, eşribe, 3; Nesai, eşribe, 25; Ibni Mace, eşribe, 10.
(14) Elmalılı, H/763.
(15) Kasânî,VI/ll3.
(16) Kasani, VI. l 15.
(17) Buharî, Buyu’, 3; Tirmizî, kıyâme, 60; Müsned, III/153.
(18) Buharî, iman 39, Buyu’, 2; Müslim, Müsâkât 107, 108; Ebu Dâvûd, Buyu’, 3; Tirmizî, Buyu’, 1; Nesâî, Buyu’, 2; Müslim, Müsâkât, 107, 108; Ebu Dâvûd, Buyu’, 3; Tirmizî, Buyu’, I; Nesâî, Buyu’, Kudât, II; Ibn Mâce, Fiten, 14.
(19) Buharî, iman, 29; Nesâî, iman, 28; Müsned, V/69.
(20) İbn Nüceym, el-Eşbâh, II/108 (Hamevî ile birlikte).
(21) Nitekim Merhum Elmalı’nın şu sözleri bunu doğrulan “Üzüm şarabı ve bundan mamul olan müskirat aynen necistir. Öbürlerinin ise necis olması şüphelidir. Meselâ üzerine şarap ve şampanya ve arak (rakı), konyak dökülmüş olanlar her halde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Lakin üzüm şarabından mamul olmayan, ispirto, bira vesair müskirat içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mani olur diye iddia edilemez.” (Tefsir, 11/762-763); Allâme M. Zahidü’l-Kevserî de, Hayrettin Karaman Bey’in kendi arşivindeki bir mektup suretinden aktardığına göre: “Uzun sözün kısası, ispirto Ebu Hanife’ye göre necis (pis) değildir, imam Azam’ın kavli, çoğunca böyle cankurtaranlık yapar. Kokuya konması ve elbiseye dokunması zarar vermez” der. (İ.l. Günün Meseleleri, 1/31.4) Abdulfettâh Ebu Gudde Hoca da bunu destekler mahiyette şunları aktarın “Dürrü’l-Muhtâr’da Allâme Hısninin şu sözü nakledilir Hamrın (şarabın) dışındaki sarhoş edicilerde üç rivayet vardın l. Kaba pisliktirler. 2. Hafif pisliktirler. 3. Temizdirler. Hafif pislik olduğunu söyleyen rivayete göre, sürüldükleri elbisenin veya bedenin dörtte birinden az olmaları halinde bu bağışlanır. Değeri! Alim Ahmed ez-Zerkâ temiz olduklarını esas alır ve öyle fetva verirdi. Üstadımız Allâme Kevserî de şarap dışındaki sarhoş edicilerin (ispirto gibi) kullanılmalarının caiz, içilmelerinin haram olduğunu söyler ve imam Ebu Hanife’nin mezhebinin bu olduğunu zikrederdi. Bu iki değerli alimin fetvalarında insanlar için kolaylık ve müsamaha olduğu açıktır. Çünkü bu tür maddeler bu gün hayatın bir çok sahasına girmişlerdir. Ama, şüphesiz kaçınabilenlerin bunlardan uzak durması da güzel bir şeydir. Çünkü temiz olup olmadıkları konusunda alimlerin ihtilafı vardır.” (Fethu-bâbi’l-inâye, 1/258 dipnotu).
Prof. Dr. Faruk BEŞER

May 122011
 

Kimsesiz, fakir, Yemenli bir aileye mensuptu. İslam tarihinde “Yâsir Ailesi” adıyla anılan bu aile, müşriklerin en büyük zulüm ve işkencelerine maruz kaldı. Bu işkencelerin tek bir sebebi vardı: Yâsir Ailesinin İslam nuruna bağlanmaları… Müslümanların sa­yısı arttıkça müşrikler endişeye kapılıyordu. Bedevi, vahşi müşriklerin elinde mümin­leri caydırmak için işkence silahından başka bir şey yoktu. Caydıramayınca da çılgına dönüyorlardı.

Yâsir Ailesinin genç evladı Hz. Ammar’ın gönlü, İslamiyet’le çarpıyordu. Mutlaka gidip Re­sû­lul­lah’ı görmeli, İslamiyet’i ondan öğrenmeliydi. Resûl-i Ek­rem Efendimiz, İslam’ın tebliğ merkezi olan Dârü’l-Erkam’da idi. Burada, gelen­lere İslam’ın hakikatlerini anlatıyor, nazil olan âyetleri öğretiyordu. Hz. Ammar doğruca Dârü’l-Erkam’a vardı. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gitti. Kur’ân-ı Kerim’in yüce hakikatlerini dinledi. Orada hemen İslamiyet’i kabul etti. Bu sırada yeryüzünde Müslümanların sayısı bir elin parmağı kadardı. Rivayete göre ilk Müslüman olan yedi kişiden biri de Hz. Ammar’dır.[1]

Yâsir Ailesinin tamamı İslamiyet’le müşerref oldu. Fakat müşriklerin korku­sundan bunu gizliyordu. Çünkü bu aile Mekke’ye dışarıdan gelmişti. Mutlaka güçlü bir kabilenin himayesinde bulunmaları gerekirdi. Yâsir Ailesinin hamisi, Mekke müşriklerinin kuv­vetli kabilelerinden Mahzumoğulları idi. Bu kabile Yâsir Ailesinin Müslüman olma­sına asla tahammül edemezdi. Himayelerine aldıkları bu insanlara akıl almaz işkence­ler tatbik ettiler. Yâsir Ailesinin her şe­yini kabul edebilirlerdi, fakat Müslüman olmala­rını asla… Önce mükâfatlarla vazgeçirmek istedilerse de muvaffak olamayınca işkence­lere giriştiler. Böy­lece İslam tarihinin ilk işkenceli hayatını bu ilk Müslümanlar yaşa­dı.

Yâsir Ailesinin üç ferdi Hz. Yâsir, Hz. Sümeyye ve Hz. Ammar kızgın kum­lar üzerine yatırılarak Mekke’nin dehşetli sıcağında aç ve susuz bırakılmışlardı. Müşriklerin bu işkencelerini gören ve engel olamayan Re­sû­lul­lah Efendimiz (a.s.m.) buna çok üzülüyor ve Yüce Allah’a şöyle yalvarıyordu:

“Allah’ım, Yâsir Ailesinden rahmetini esirgeme, onları affet.”

Hz. Yâsir, Re­sû­lul­lah’ı görünce dayanamayarak gözyaşları içinde, “Yâ Resulallah, bu işkenceler ne zamana kadar devam edecek?” diye sordu.

Re­sû­lul­lah Efendimiz, “Sabredin ey Yâsir Ailesi, sabredin. Bu sabrınızın ve sebatınızın mükâfatı cennettir.” buyurarak onları teselli etti.

Yâsir Ailesi gerçekten İslam tarihinin en üstün sabır örneğini göstermişti. Müşriklerin isteklerine ise asla boyun eğmemişlerdi.

Onlar Kur’ân’ın nuruna âşık olmuşlardı. Ailenin büyüğü Hz. Yâsir işkence­ler altında İslam’ın izzetini muhafaza etti, zalimlere asla boyun eğmeyerek, ru­hunu Cenâb-ı Hakk’a teslim etti. Cesedi işkenceler altında ezilirken, ruhu şehit olarak cennete uçtu.

Hanımı Hz. Sümeyye imanda sebatın zirvesindeydi. Ona işkence yapmayı üzerine alan, İslam’ın en büyük düşmanı Ebû Cehil’di. Fakat Hz. Sümeyye, Ebû Cehil’in bütün zorlamalarına beş para ehemmiyet vermiyordu. Ebû Cehil, onun bu ısrar ve sebatını anlamıştı. Sonunda mızrağını çekti, şehit etti.

Böylece Hz. Yâsir, İslam’ın ilk erkek şehidi, Hz. Sümeyye de İslam’ın ilk kadın şehidesi oldu. Onlar bu ağır imtihanları başarıyla verdiler, İslamiyet’in kökleş­mesi için hayatlarını feda ettiler. O büyük Peygamber’in müjdesine mazhar ola­rak ebedî saadete girdiler.

Sıra artık oğulları Hz. Ammar’a gelmişti. Gözü önünde anne ve babası acıma­sızca şehit edilmişti. Kendisi de ağır işkenceler altında hâlsiz kalmıştı. Müşrik grubun Am­mar’dan istedikleri, Re­sû­lul­lah’ın aleyhinde konuşmasıydı. En azın­dan imanından vazgeçtiğini, Lat ve Uzza putlarının “Muhammed’in dini”nden iyi olduklarını belirtmesiydi. Hz. Ammar, metanetini yitirmemişti. Fakat kur­tuluş çaresi yoktu. Ya öldürülecekti ve­ya istedikleri şeyleri söyleyecekti. Hz. Ammar, İslamiyet’in yücelmesi için hangisinin daha iyi olacağını düşünüyor, bir türlü karar veremiyordu. Onların istediklerini söyle­mek ölümden daha ağır ge­liyordu. Nihayet yine Re­sû­lul­lah’a kavuşmak için istekleri­ni yerine getirdi. “Di­liyle” dininden vazgeçtiğini bildirdi. Müşrikler de onu serbest bıraktılar.

Hz. Ammar, kalben söylememişti, ama yine de endişeliydi. Kalbi tir tir tit­riyordu. El­lerinden kurtulur kurtulmaz doğru Re­sû­lul­lah’a koştu, “Helak oldum, imanımı inkâr ettim, yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. Ve hadiseyi baştan sona anlattı.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) “Kalbin nasıl?” diyerek, sözle söylediklerine kalbinin iş­tirak edip etmediğini sordu.

“Kalbim imanla doludur.” diyen Hz. Ammar’a Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu oldu:

“Ammar tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler ya­parlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur.”

Hz. Ammar, Re­sû­lul­lah’ın bu beyanı üzerine sakinleşti. Huzura kavuştu. Ammar’ın başına gelen bu hadise üzerine âyet-i kerime nazil oldu. Kalbi imanla do­lu olduğu hâlde inkâra zorlanan kimselere bir mesuliyetin olmadığı beyan edil­di. Böylece Hz. Ammar’ın imanını Kur’ân tasdik ediyordu.[2]

Hz. Ammar daha sonra Medine’ye hicret etti. Re­sû­lul­lah onu Ensar’dan Hu­zeyfe bin Yeman ile kardeş yaptı. Mekke’de ona en ağır işkenceleri reva gören müşrik Huzeyfe bin Mugîre’ye karşı Yüce Allah ona en iyi dost ve kahraman kardeş olan Hz. Huzeyfe bin Yeman’ı vermişti. Bu saadeti tadan Hz. Ammar daima Allah’a şükrederdi.

İslam tarihinde ilk mescit fikrini ortaya atan, Hz. Ammar’dır. Re­sû­lul­lah Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde, “Re­sû­lul­lah’a bir ibadetgâh ve istirahatgâh lazım.” diyerek ilk olarak bir mescit yapılmasını teklif etti. Kuba Mescidi onun bu fikrinden doğdu. Hz. Ammar, bu mescidin bizzat inşaatında çalışmış, omuzlarında taş taşımıştır.

Hz. Ammar, Bedir ve Hendek Harplerine katıldı. Büyük kahramanlıklar gös­terdi. Yalancı Peygamber Müseylime’ye karşı savaştı. Harp esnasında Müslüman mücahitlerin morallerini devamlı yüksek tuttu.

Sevgili Peygamberimizin çok sevdiği sahabilerden birisi şüphesiz Hz. Ammar’dı. Re­sû­lul­lah, Ammar’ı görünce yüzü sevinçle dolardı. “Ammar’a düşman olan, Allah’a düş­man olur. Ona kin besleyen ve onu kızdıran, Allah’ı kızdırmış olur.” “Cennet Ali, Am­mar, Selmân ve Bilâl’ı şiddetle arzu etmektedir.” şeklin­deki hadis-i şerifler, Peygamberimizin Hz. Ammar’ı ne derece sevdiğini göster­mesi bakımından mânidardır.

Şu hadise de bunun canlı bir misalidir:

Bir gün Hz. Hâlid bin Velid ile Hz. Am­mar arasında bir tartışma çıktı. Tartışmada Hz. Ammar haklıydı. İkisi de birbir­lerini Re­sû­lul­lah’a şikâyet ettiler. Re­sû­lul­lah Efendimiz, yukarıda zikrettiğimiz Ammar’la ilgili hadisleri beyan ederek, Hz. Hâlid’den Ammar’ı kızdırmamasını istedi. Hz. Hâlid der ki: “Yemin ederim, Re­sû­lul­lah’ın huzurundan ayrıldığımda, Hz. Ammar’ı nasıl memnun edeceğimden başka bir şey düşünemiyordum!”

Zühd ve sadelik içinde bir hayat geçiren Hz. Ammar, Hicrî 37 senesinde Sıffîn Harbi’nde şehit oldu.

Allah onlardan razı olsun!

_______________________________________

[1]Müsned, 1: 404; Tabakât, 3: 227; Üsdü’l-Gàbe, 4: 44.
[2]Nahl Sûresi, 106; İbni Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, 2: 588.

May 072011
 

Hz. Abbad (r.a.), Ensar’ın ileri gelenlerindendi. Mus’ab bin Umeyr’in vasıtasıyla Müslüman oldu. Bedir, Uhud ve Hendek Savaşlarının yanı sıra Peygamber Efendimizle birlikte bütün savaşlara iştirak etti. Cihat meydanlarında büyük fedakârlıklar gösterdi.

Bazı sahabiler, savaş esnasında Peygamberimizin yanı başında nöbet bekler, gelebilecek muhtemel bir tehlikeye karşı onu korurlardı. Abbad bin Bişr de, Peygamber Efen­dimizin muhafızlarından biriydi. Uykusuz olduğu, yorgun bu­lunduğu zamanlarda dahi bu hizmetini ifa eder, gönüllü olarak Re­sû­lul­lah’ın muhafızlığını yapardı.

Peygamberimiz, bazı mühim vazifelere Hz. Abbad’ı gönderirdi. O, Re­sû­lul­lah’ın emir­lerini eksiksiz bir şekilde yerine getirir, üzerine aldığı hizmeti başa­rıyla ifa ederdi. Re­sû­lul­lah umre seferinde onu bir süvari birliğinin başında, müşriklerin hareket ve davranışlarını gözetlemek ve keşfetmek için gönderdi. Bir defasında da Benî Mustalık kabilesine Kur’ân öğretmek ve zekât toplamak­la vazifelendirdi. Hz. Abbad, Benî Mus­talıkların yanında 10 gün kaldı. Onlara Kur’ân-ı Kerim okuttu, İslam’ın esaslarını öğretti. Zekâtlarını da alarak mem­nun bir şekilde Peygamberimizin yanına döndü.[1]

Hz. Abbad’ın sabahlara kadar ibadet ettiği geceler çok olurdu. Bir defasında Peygamberimiz, Hz. Aişe’nin evinde geceleyin namaz kılarken Abbad bin Bişr’in sesini duydu. Hz. Abbad mescitte ibadetle meşguldü. Peygamber Efen­dimiz, onun ibadete olan rağbetini görünce, “Allah’ım, Abbad bin Bişr’e rahmet et!” diye duada bulundu.[2]

Abbad bin Bişr, namazlarını son derece huşu içerisinde eda ederdi. O anda kıl­dığı namazın “son namaz”ı olduğunu düşünürdü.

Zâtürrika Seferi dönüşüydü… Hz. Abbad, Peygamberimizin hemen yanı ba­şında bulunuyordu. Vakit geceydi. Re­sû­lul­lah, mücahitlerin istirahat etmesi için mola verilmesini emretti. Muhtemel bir baskına karşı nöbet beklenmesini uy­gun buldu. Bu hizmet için iki gönüllü arıyordu. Sahabilerine sordu:

“Bu gece bi­zi kim bekler?”

Muhacirlerden Ammar bin Yâsir, Ensar’dan da Abbad bin Bişr ayağa kalktılar. Aynı anda ikisi birden:

“Biz bekleriz yâ Re­sû­lal­lah!” diyerek öne atıldılar. Peygamberimiz onlara şu talimatı verdi:

“Öyleyse vadinin ağzında bekleyiniz ve etrafa göz kulak olunuz.”

İki kahraman, vadiye doğru ilerlediler. Hz. Abbad, Ammar’a sordu:

“Gecenin başında mı beklemek istersin, sonunda mı?”

Hz. Ammar, önce beklemeyi kabul etti. Nöbete durdu. Abbad da hemen namaza başladı. Bu sırada çok yorgun olan Ammar uyuyuverdi. Abbad bin Bişr’in, arkadaşının uyuduğundan haberi yok­tu.

Namazına devam ederken, mücahitleri takip eden bir müşrik onu gördü. Bu fırsatı kaçırmak istemedi. Hemen yayına bir ok yerleştirip fırlattı. Müşrikin oku Hz. Abbad’a saplandı. Hz. Abbad, İlahî huzurdaydı. Öyle bir huşu içindeydi ki, vücuduna saplanan ok değil, sanki bir dikendi… Hiç tavrını bozmadı. Eliyle oku çekip çıkardı ve yere bıraktı. Namaz kılmaya devam etti. Üçüncü defa fırlayıp gelen oku da öbürleri gibi eliyle çıkarıp yere koydu, rükû ve secdeye vardı. Selam verdi. Artık iyice hâlden düşmüştü. Gitti, arkadaşını uyandırdı. Hafifçe:

“Kalk, otur! Ben kımıldamayacak hâlde yaralandım.” dedi.

Gözlerini açan Hz. Ammar bir de ne görsün, Abbad’ın her tarafından kanlar boşalıyordu! Durumu anlamıştı:

“Sübhanallah! O müşrik sana ilk oku attığı zaman beni niçin uyandır­madın?!” diye sordu. Hz. Abbad şu karşılığı verdi:

“Ben namazda uzun bir sûreye başlamıştım. Sûreyi bitirmedikçe kesmek is­temedim. Oklar üzerime art arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber ver­mek için okumayı kestim, rükûa vardım. Vallahi Re­sû­lul­lah’ın korunmasını emrettiği boğaz ağzını korumayıp kaybetmiş olmaktan korkmasaydım, sûreyi bitirmeden kendim biterdim [ölürdüm]!”[3]

Onların bu konuşmasını fırsat bilen müşrik oradan uzaklaştı.

Peygamberimizin, “Ensar arasında üç kişi çok iyi kimselerdir: Sa’d bin Muâz, Üseyd bin Hudayr ve Abbad bir Bişr…”[4]şeklinde övgüsüne mazhar olan Hz. Ab­bad, sık sık Peygamberimizi ziyaret eder, onun sohbetinden feyiz alırdı.

Bir gün yine Üseyd bin Hudayr ile birlikte Re­sû­lul­lah’ı ziyarete gitmişlerdi. Geç saate kadar nurlu sohbetinde bulundular. Huzurdan ayrıldıklarında ortalık iyice kararmıştı. Birden ellerindeki baston ışık vermeye, yollarını aydınlatmaya başladı. Birbirlerinden ayrılınca ışık ikiye bölündü. Her biri kendi bastonunun ışığında yürüyerek evlerine gittiler.[5]

Abbad bin Bişr, Allah yolunda şehit olmayı çok arzuluyordu. Cenâb-ı Hak, bu sevgili kulunun arzusunu kabul buyurdu, Yemâme Savaşı’nda şehitlik merte­besini ona nasip etti.

Hz. Abbad, şehit olmadan bir gün önce Ebû Said el Hudrî’ye (r.a.):

“Ey Ebû Said! Bu gece rüyamda göklerin bana açıldığını, sonra tekrar kapandığını gör­düm. İnşallah şehit düşmeme alamettir…” dedi.

O gün harp başladığında kahra­manca ileri atıldı ve Ensar’a hitaben:

“Ey Ensar! Kılıçlarınızın kınlarını kırın ve bir tarafa ayrılın.” diye seslendi. Bununla, onlardan, şehit oluncaya kadar düş­manla çarpışmalarını istediğini anlatmak istiyordu.

Onun bu çağrısı üzerine Ensar’dan 500 sahabi, diğerlerinden ayrıldılar. Hz. Abbad bu Sahabilerle birlik­te Müseylimetü’l-Kezzâb’ın bahçesine kadar ilerledi. Orada şiddetli bir çarpış­ma oldu. Birçok sahabi şehit düştü. Bunların arasında Hz. Abbad da vardı. Her tarafı yara içerisinde ve tanınmaz bir hâldeydi. Onu, vücudundaki bir alametten tanıdılar.[6]

Allah ondan razı olsun!

_________________________________

[1]Tabakât, 2: 95, 161-162.
[2]Üsdü’l-Gàbe, 3: 100.
[3]Sîre, 3: 218-219.
[4]Üsdü’l-Gàbe, 3: 100.
[5]Tabakât, 3: 606.
[6]Tabakât, 3: 441.

May 072011
 

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in en güzel şekilde okunmasında büyük hizmet­leri bulunan mümtaz bir sahabi de Ubey bin Ka’b’dır (r.a.). Peygamberimizin ifadesiyle, “en güzel Kur’ân okuyan”[1]o idi. “Kur’ân Okuyanların Efendisi” ve “Ensar’ın Efendisi” lakapları da ona aitti.

İkinci Akabe Biatı’ndan önce Müslüman olmuş, orada Re­sû­lul­lah’a olan bağ­lılığını teyit etmişti. Hicret’ten sonra Re­sû­lul­lah kendisini Aşere-i Mübeşşere’den olan Sâid bin Zeyd ile kardeş yaptı. Hz. Ubey, Re­sû­lul­lah ile birlikte olduğu müddetçe bütün gazalara iştirak etti.

Zekât emri geldikten sonra Re­sû­lul­lah kendisini Benî Huzeym, Benî Kudame, Benî Sa’d ve Benî Uzre kabilelerinde zekât toplamakla vazifelendirdi. Bu vazifeyi hakkıyla yerine getirdi.

Birçok defa Peygamberimizin mübarek iltifatına mazhar olan Hz.Ubey, Kur’ân-ı Kerim’e olduğu gibi, Tevrat’a, İncil’e ve diğer semavi kitaplara da vâkıftı.

Bir gün Re­sû­lul­lah kendisine “Kur’ân’da en muazzam âyet hangisidir?” diye sormuştu. O, “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” diye cevap vermişse de, Re­sû­lul­lah ısrarla tekrar tekrar sormuştu. Nihayet, “Âyete’l-Kürsî’dir.” diye cevap ver­di. Re­sû­lul­lah bu cevaptan son derece memnun olarak şöyle karşılık verdi:

“Ne mutlu sana ey Ubey! Bu ne bilgi! Allah’a yemin ederim ki, bu âyetin, Cenâb-ı Hakk’ı zikreden, takdis eden dili ve dudakları vardır.”

Bir gün Re­sû­lul­lah kendisine gelerek, “Ey Ubey! Allah bana, sana Kur’ân okumamı emretti.” buyurdu.

Ubey, “Allah benim adımı zikretti mi?” diye sordu.

Re­sû­lul­lah, “Evet. Mele-i Âla’daki isminle ve nesebinle zikretti.” diye cevap verdi.

Ubey de “Öyle ise okuyunuz ey Allah’ın Resûl’ü.” dedi. Sonra bu İlahî lütuf ve teveccüh karşısında duygulanarak gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı.

Daha sonra bu hadiseyi naklettiği sırada oğlu kendisine “Çok mu duygulan­mış ve sevinmiştin, babacığım?” diye sorduğunda ona bir âyetle cevap vermiş­ti: “Onlara söyle ki, ancak Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansın­lar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”[2]

Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra kendisini tamamen Kur’ân hizmetine verdi. Etrafında toplanmış olan talebelere Kur’ân’ı en güzel şekilde okumayı ve manasını talim ediyordu. Başta Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olmak üzere birçok mümtaz sahabi de onun Kur’ân talebeleri arasında idi.

Hz. Ömer, Ubey bin Kâ’b’ı çok takdir ederdi. Hz. Ubey bütün ısrarlara rağmen idari bir vazife kabul etmeyerek ilmî hizmetinden ayrılmadı. Hz. Ebû’d-Derdâ’nın Şam’da yaptığı hizmeti o Medine’de yapıyordu. Hz. Ömer’in ricaları üzerine, onun şûrasında bulunmayı kabul etti.

Hz. Ubey ahlak ve fazilet örneği bir sahabiydi. Çok doğru sözlüydü. Bir gün Hz. Ömer onun yanında bir âyet-i kerimeyi yanlış olarak okumuştu. Hz. Ubey, Hz. Ömer’e kıraatini düzeltmesini söyledi ve ilave etti: “Ey Ömer! Ben bu âyet-i kerimeyi bizzat Re­sû­lul­lah’tan dinlemiştim. Ben onu dinlerken sen Baki’de alış verişle meşgul idin.”

Hz. Ömer de ona şöyle cevap vermişti:

“Çok doğru söyledin! Ben de senin doğru konuşma hususundaki hassasiyetini tecrübe etmek istemiştim. Çünkü huzurunda doğru söz söylenmeyen idareci­lerde hayır yoktur.”

Hz. Osman devrinde Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda farklı görüşler orta­ya çıktığında, Kureyş ve Ensâr’dan 12 kişilik bir heyet teşkil edilmiş, Hz. Ubey bu heyetin başına getirilerek Kur’ân’ı okumuş ve Zeyd bin Sâbit de yazmıştı. O, bu hizmetiyle İslam tarihinde bambaşka mevkie sahiptir.

Ubey bin Kâ’b malayani ve boş sözlerden şiddetle kaçardı. Kendisine sorulan gayriciddi sorulara cevap vermezdi. Ciddi ve samimi suallere ise bütün dikkatiyle ve titizliğiyle cevap verir, alakadar olurdu.

Talebelerinden ayrı bir yere oturmaz, onlarla aynı seviyede bulunur, ders ve­rirdi. Kıraat ilmine olduğu gibi, tefsir ilmine de büyük hizmetleri oldu. Bu hiz­meti de iki şekilde ortaya çıkıyordu: Re­sû­lul­lah’a âyet-i kerimelerle alakalı ola­rak sorduğu sualler, kendisine âyet-i kerimelerin nüzul sebepleri ve manaları ile alakalı olarak sorulan sorulara verdiği cevaplar…

Hz. Ubey, Re­sû­lul­lah’tan birçok hadis rivayet etmiştir. “Hanînü’l-Cizi’ [kuru direğin ağlaması]” mucizesinin şahitlerinden ve ravilerinden birisi de odur. Pey­gamber Mescidi’nde minber yapılmadan önce Re­sû­lul­lah orada bulunan kuru bir hurma direğine yaslanarak hutbelerini verirdi. Minber yapıldıktan sonra Re­sû­lul­lah’ın o direği terk etmesi üzerine direk kalabalık bir cemaatin huzurunda inleyerek ağlamıştı. Re­sû­lul­lah bunun üzerine “Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlahî’nin ayrılığındandır ağlaması.” buyurmuştu. Sonra Re­sû­lul­lah direğin yanına geldi, onu kucakladı ve bir şeyler konuştu.

Rivayete göre, direk Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) “Cennette beni dik ki, benim mey­velerimden Cenâb-ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur.” dedi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) “Peki, öyle yaparım.” dedi ve ilave etti: “Ebedî âlemi, ge­çici âle­me tercih etti.” Daha sonra direk, minberin altına konuldu. Peygamber Mescidi genişletilmek için minber yıkılacağı sırada da Ubey bin Ka’b (r.a.) dire­ği yanına aldı ve çürüyünceye kadar muhafaza etti.[3]

Bütün hayatını Kur’ân hizmetinde geçiren Ubey’in (r.a.) çok veciz sözleri var­dır. Bunlardan bazıları şöyledir:

“Mümin dört vasfından belli olur: Bela ve musibete maruz kaldığında sabre­der. Ni­met ve ikrama mazhar olduğunda şükreder. Konuştuğu zaman doğru ko­nuşur. Hükmet­ti­ği zaman adalete riayet eder.”

“Mümin beş nur içinde dönüp dolaşır. Cenâb-ı Hakk’ın ‘Nur üzerine nur’ bu­yur­ma­sı buna işarettir. Onun sözü nur, ilmi nur, girdiği yer nur, çıktığı yer nur ve kıyamet günü gideceği yer nurdur.”[4]

Hz. Ubey bin Ka’b, Hicrî 35 yılında Medine’de vefat etti. Cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı.

Allah ondan razı olsun!

_______________________________

[1]Tirmizî, Menâkıb: 90.
[2]Yunus Sûresi, 58.
[3]Mektûbât, s. 219-220.
[4]Müslim, Fedâil: 121; Üsdü’l-Gàbe, 1: 49-50; 1: 251-255.

May 072011
 

Medineliler, kendilerine İslam’ın hakikatlerini öğretecek bir muallime muhtaçtılar. Çünkü Peygamberimiz henüz Medine’ye hicret etmemişti. Bu itibarla, İslamiyet’i kendilerine öğretecek birisinin bulunması lazımdı. Medineli Müslümanlar, Peygamberimize müracaat ederek bu ihtiyaçlarını arz ettiler Peygamberimiz genç sahabilerden Mus’ab bin Umeyr’i (r.a.) bu maksatla Medine’ye göndedi. Hz. Mus’ab Medine’ye gidince Es’ad bin Zürâre’ye (r.a.) misafir oldu. Bundan sonra Hz. Es’ad’ın evi, Müslümanlar için bir tebliğ ve irşat merkezi hüviyetine büründü. Burası aynı zamanda bir mektepti. Medineli Müslümanlar burada toplanıyorlar, Hz. Mus’ab’dan Kur’ân-ı Kerim öğreniyorlardı

Bir gün Hz. Mus’ab ile Es’ad bin Zürâre, Benî Zafer kabilesine ait bir kuyunun başına oturmuş, sohbet ediyorlardı. Müslümanlardan bazıları da onların etrafına toplanmış, sohbetlerini dinliyordu. Üseyd bin Hudayr ile Sa’d bin Muâz o sırada Müslüman değildi. Kalabalığı görünce son derece rahatsız oldular. Sa’d bin Muâz arkadaşı Üseyd’e, “Git de, gençlerimizi yoldan çıkarmak için gelen şu iki adamı defet ve bir daha gelmemelerini söyle! Biliyorsun ki, Es’ad bin Zürâre, benim teyzemin oğludur. Eğer o olmasaydı bu işi sana bırakmaz, kendim halle­derdim!” dedi. Üseyd de mızrağını alıp o tarafa yöneldi.

Es’ad bin Zürâre, Üseyd’in kendilerine doğru geldiğini görünce Mus’ab bin Umeyr’e, “Bu, kavminin büyüğüdür. Buraya geldiğinde ona imanı telkin et.” diye hatırlatmada bulundu.

Üseyd onların yanına varır varmaz, “Ne işiniz var burada? Buraya gelip genç­lerimizi baştan çıkarmak mı istiyorsunuz?! Eğer canınızı seviyorsanız burayı terk edin!” şeklinde tehdit savurdu.

Mus’ab bin Umeyr halim selim, yumuşak huylu bir insandı. Aynı zamanda yüce bir da­­vanın temsilcisiydi. Hiddet edip heyecana kapılmamalıydı. Muhata­bını anlayışla karşı­­ladı. Onu, efendiliği ve güzel ahlakı ile mağlup etmeye çalış­tı: “Hele bir oturuver. Biz de sana bir şey söyleyelim. Uygun görürsen kabul edersin, yoksa bildiğini yapabilirsin.”

Beklediği sert karşılığı göremeyen Üseyd sakinleşti. Daha fazla üstelemek içinden gelmedi: “Vallahi sen insaflı konuşuyorsun.” dedi ve mızrağını yere di­kerek oturdu. Hz. Mus’ab ona İslamiyet’i anlattı ve Kur’ân’dan bazı âyetler oku­du. Üseyd bin Hu­dayr, okunan Kur’ân’ı huşu içinde dinledi. İslam nuru yüzünde tecelli etmeye başladı.

“Bu ne güzel şey! Siz bu dine girmek için ne yapıyorsunuz?” diye hissiyatını belli etti. Hz. Mus’ab, ona gusletmesini söyledi. Gusülden sonra Kelime-i Şehadet’i telkin etti. Üseyd bin Hudayr hiç tereddüt etmeden Kelime-i Şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Daha sonra kendisini merakla bekleyen Sa’d bin Muâz’ın ya­nına gitti. Onun da İsla­miyet’le müşerref olmasına vesile oldu. Bu iki insanın hidayete ermesi, kendi kabilele­ri üzerinde de müspet tesir bıraktı. Çok geçme­den pek çok insan, iman halkasına katıldı.

Üseyd bin Hudayr bütün güç ve kuvvetini, maddi manevi imkânlarını İslam uğrunda kullandı. Medineli Müslümanlardan 75 kişiyle İkinci Akabe Biatı’na katıldı. Peygamberimizin bu Müslümanlar içerisinden seçtiği 12 temsilci­den birisi de Üseyd bin Hudayr’dır.

Hz. Üseyd, hak dinin muhtaç gönüllere ulaşmasına vesile olan cihat ordula­rında da yer aldı. Canını ve varlığını bu yola adadı. Uhud Savaşı’nda Evs kabile­sinin sancağı Hz. Üseyd’de idi. Bu savaşta cesaret ve şecaat örnekleri gösterdi. Yedi yerinden ağır bir şekilde yaralandı.

Mücahitler Medine’ye döndükten hemen sonra, Peygamber Efendimiz, müş­riklerin geri dönüp Medine’ye baskın yapma ihtimalini göz önünde tutarak, Hz. Bilâl’e, “Re­sû­lul­lah, düşmanı takip etmenizi istiyor!” diye seslenerek Müslü­manlara duyurmasını emretti.[1]Bu sırada Üseyd yaralarını tedavi ettirmek isti­yordu. Re­sû­lul­lah’ın davetini işitince, “İşittim, Allah’ın Resûl’ünün emrine bo­yun eğiyorum!” dedi. Silahını eline aldı. Yaralarının tedavisine ehemmiyet vermeyerek Peygamberimizin yanına geldi. Hazır olduğunu söyledi. Cihat daveti ve Re­sû­lul­lah’ın emri, ona bütün dert ve yaralarını unutturmuştu.

Müşrikler, Hicret’in 5. yılında İslam’ı ve Müslümanları ortadan kaldırma emeliyle kalabalık bir ordu hazırlayarak Medine’ye yürüdüler. Peygamberimiz mü­dafaayı uygun buldu. Medine etrafına müdafaa hendekleri kazdırdı. Müşrikler bu tedbir karşısında şaşkına döndüler. Etrafı kuşattılar, kuşatma günlerce de­vam etti. Peygamberimiz kuşatmanın uzayıp gittiğini, soğuğun, kıtlık ve açlı­ğın günden güne arttığını görünce, bir hâl çaresi düşündü. Çeşitli kabilelerden meydana gelmiş olan müşrik ordusunu zayıf düşürerek morallerini bozmayı planladı. Bunun için, Gatafanların kumandanı Uyeyne bin Hısn ile Hâris bin Avf’a şöyle bir haber gönderdi:

“Müslümanları muhasaradan vazgeçip yurtları­na döner giderlerse, kendilerine, Medine’nin yıllık meyva mahsulünün üçte bi­rini veririm.”

Fakat onlar üçte bire razı olmadılar ve mahsulün yarısını istediler. Peygam­berimiz daha fazla vermeyince, sonunda buna razı oldular. 10 kişilik bir heyet­le Peygamberimizin huzuruna geldiler.

Onlar Re­sû­lul­lah ile görüşürlerken Üseyd bin Hudayr bir vesileyle Peygambe­rimi­zin yanına girdi. Uyeyne bin Hısn’ın Re­sû­lul­lah’ın karşısında ayağını uzata­rak saygısız bir şekilde oturduğunu gördü. Bu saygısızca davranışa tahammül edemedi ve sert bir şekilde çıkıştı: “Topla ayaklarını! Re­sû­lul­lah’ın önünde ayaklarını ne hakla uzatıyorsun?! Vallahi eğer Re­sû­lul­lah’ın huzurunda olma­saydın, şu mızrağımı sana saplardım!”

Gatafan kumandanının ne maksatla geldiğini öğrenince de, Peygamberimize hitaben son derece saygılı bir şekilde, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu, Cenâb-ı Hak’tan ge­len bir emir ise onu yerine getiriniz. Eğer bu işin altında ulvi bir gayeniz varsa, dilediğinizi yapın. Ona da bir diyeceğim yoktur. Şayet bunlardan başka, bize zarar gelmemesi için buna başvuruyorsanız, vallahi bizim onlara kılıçtan başka verecek bir şeyimiz yoktur! Onlar ne zaman bizden bir şey koparmayı umdular ki şimdi umabilsinler!” dedi.

Hz. Üseyd bu sözleriyle, Allah Resûlü’nün yapılmasını arzu ettiği bir işi nefsi istemese de teslimiyetle kabul edeceğini ortaya koyarak Re­sû­lul­lah’a olan bağlı­lığını açık bir şekilde göstermiş oldu. Diğer taraftan bu sözler, onun Allah ve Resûl’ünün yolunda her türlü tehlikeyi göze alacağının ve müşriklere hiçbir şe­kilde taviz vermeye yanaşmayacağının da bir ifadesiydi.

Üseyd bin Hudayr’ın bu konuşması Re­sû­lul­lah’ı sevindirdiği gibi, orada bulu­nan sahabileri de gayrete getirdi. Ensar’dan Sa’d bin Muâz, Sa’d bin Ubâde (r.a.) gibi sa­ha­bi­ler de Hz. Üseyd gibi cevap verince, Peygamber Efendimiz, Gatafanlılarla anlaşmaktan vazgeçti.

Uyeyne bin Hısn ile Hâris bin Avf, son derece ümitsiz ve üzüntülü olarak ora­dan ayrıldılar. Ashâb’ın ihlas, sabır ve metanetlerini, Peygamberimizin emirle­rine göre hareket etmekten vazgeçmeyeceklerini görünce, Medine’yi hiçbir şe­kilde ele geçiremeyeceklerini anladılar. Karargâhlarına gittiler. Kabilelerinden neticeyi soranlara da şöyle itirafta bulundular:

“Meseleyi halledemedik. Biz, son derece basiretli, ileri görüşlü ve Peygamberleri uğrunda canlarını seve seve feda edebilecek bir kavim gördük. Biz de mahvolduk, Kureyşliler de mahvoldular! Kureyşliler, Muhammed’e bir şey yapamadan dönüp gidecekler. Muhammed de Benî Kurayza Yahudilerinin üzerine düşecek. Biz geri dönüp gidince onların hepsini, ellerini uzatıp boyunlarına bağlattırıncaya kadar kalelerinde kuşatacaktır.”

Hâris, sözlerine devamla, Yahudiler hakkında, “Gebersinler, cehenneme git­sinler! Muhammed bize Yahudilerden daha hayırlıdır.” dedi. Böylece, Peygam­berimizin düşündüğü gerçekleşmiş oldu. Gatafanlılar muhasaradan vazgeçerek yurtlarına döndüler.

Üseyd bin Hudayr, Mekke’nin Fethi’ne de katıldı. Hz. Ebû Bekir’le birlikte Peygamberimizin hemen yanı başında yer aldı. Huneyn ve Tebük Savaşlarında Evs kabilesinin sancaktarlığını yaptı.

Hz. Üseyd, vaktinin büyük kısmını Re­sû­lul­lah ile birlikte geçirirdi. Bir defa­sında Peygamberimizin mübarek sohbetini tatlı tatlı dinlerken içeri bir bedevi girmişti. Peygamberimiz adamın durumundan şüphelenmişti. “Şu adamın ni­yeti kötü; suikastte bulunmak istiyor!” buyurdu. Az sonra bedevi yaklaşarak, “Abdülmüttâlib’in oğlu hanginiz­dir?” diye sordu. Peygamberimiz, “Benim.” di­ye karşılık verdi. Bedevi, menhus mak­sadını gerçekleştirmek üzere Re­sû­lul­lah’a doğru ilerlerken, Üseyd bin Hudayr eteğinden tutarak hızla çekti. Bir anda bedevinin, elbisesi içerisinde gizlediği hançeri ortaya çıktı. Hz. Üseyd, adamın yanına vararak onu tesirsiz hâle getirdi.[2]Daha sonra Peygamberimiz bedeviyi sorguya çekti. Bedevi, kendisinin müşrikler tarafından kiralandığını itiraf et­ti.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Yüce Nebi, kendisini öldürmeye gelen bedeviye, “Ben seni serbest bırakıyorum. Nereye gitmek istersen git yahut senin için bundan daha hayırlı olanı tercih et.” buyurdu ve onu İslam’a davet etti. Bedevi, Peygamberimizin bu âlicenaplığı karşısında, hiç tereddüt etmeden, “Al­lah’tan başka ilah yoktur, sen de muhakkak Allah’ın Resûl’üsün.” diyerek Müslü­man oldu.

Peygamber Efendimizin “Ne iyi kimsedir!”[3]şeklinde methine mazhar olan Üseyd bin Hudayr’ın sesi çok güzeldi. Bu sesini Kur’ân okumakla süslerdi. Kur’ân okumaya başladığı zaman bambaşka bir âleme girerdi.

Bir gece hurma sergisinde Bakara Sûresi’ni okuyordu. Yanında bağlı bulunan atı birden şahlandı. Hz. Üseyd okumayı kesti, at sakinleşti. Tekrar okumaya başladı, at yine şahlandı; Üseyd sustu, at sakinleşti. Üseyd tekrar okumaya baş­ladı, at yine şahlandı. Artık okumaktan vazgeçti. Atının yanına gitti, başını kal­dırdı, semaya baktı. Birden şaşırdı; çünkü başının üzerinde, gölgeye benzer bir sis içinde kandiller gibi birçok parıltı gördü. Daha sonra bu gölge tabakası, içinde ışık manzumesiyle birlikte semaya çekilip gitti ve görünmez oldu.

Hz. Üseyd, sabah olur olmaz hemen Peygamberimize koştu ve şöyle dedi:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Dün gece yarısı, hurma sergisinde Kur’ân okurken, birdenbire atım ürkmeye başladı.”

Re­sû­lul­lah, “Oku, ey Hudayr oğlu!” buyurdu. Üseyd, “Ben okumaya devam ettim. Sonra at yine şahlandı.” Re­sû­lul­lah, “Oku ey Hudayr’ın oğlu!” buyurdu. Üseyd, “Ben okumaya devam ettim. Sonra at yine şahlandı.” Re­sû­lul­lah, “Oku, ey Hudayr’ın oğlu!” buyurdu. Hz. Üseyd, “Ben yine okudum. Fakat at yine şahlandı.” dedi. Peygamber Efendimiz üçüncü defa, “Oku, ey Hudayr’ın oğlu!” buyurdu. Hz. Üseyd devamını şöyle anlattı:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ben artık okumaktan vaz­geçmek zorunda kaldım. Çünkü oğlum Yahya, ata yakın bir yerde bulunuyor­du. Atın, çocuğu çiğnemesinden korktum! O sırada başımı semaya doğru kaldı­rıp baktığımda, bulut gölgesi gibi bir beyazlık içinde kandiller misali yıldızların parlamakta olduğunu gördüm. Sonra bu beyaz gölge içindeki parlaklık manzu­mesi çekilip gitti. Artık onu göremez oldum.”

Re­sû­lul­lah, “Bilir misin, onlar nedir?” diye sordu. Hz. Üseyd, “bilmediği” ceva­bını verince de şöyle buyurdu:

“Ey Üseyd, onlar meleklerdi. Senin Kur’ân okuyan sesine gelmişlerdi. Sesini dinliyorlardı. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerler, in­sanlar da kendilerini seyrederlerdi. Onlar insanlardan gizlenmezlerdi.”[4]

Evet, Kur’ân okumak nurani ruhları, melekleri cezbeden pek güzel bir ibadet­tir. Sırf iyilik ve hayır yapmak için yaratılmış olan meleklerin semadan inmesi­ne sebeptir.

Üseyd bin Hudayr, ilimden bir hakikat öğrenebilmek için bazen geç saatlere kadar Re­sû­lul­lah ile sohbet ederdi. O meseleyi öğrenmeden rahat edemezdi. Bir gün yine bir arkadaşıyla birlikte Re­sû­lul­lah’ın sohbetinde bulunmuşlardı. Hu­zurdan ayrıldıklarında ortalık iyice kararmıştı. Ellerindeki baston ışık vermeye, yollarını aydınlatmaya başladı. Birbirlerinden ayrıldıktan sonra ışık ikiye ayrıl­dı. Her biri kendi bastonunun aydınlığında yürüyerek evlerine gittiler…[5]

Hz. Üseyd, Kur’ân okumak ve dinlemekten, Re­sû­lul­lah’ın sohbetinde bulun­maktan o derece huzur duyuyordu ki, âdeta bunlar ondan bir parça olmuştu. Bir sözünde, bu durumu şöyle ifade eder:

“Bütün arzum, ömrümü üç hâl üzere geçirmek ve bu hâllerden hiçbir zaman ayrılmamaktır. Bunlar: Kur’ân okuduğum veya dinlediğim zamanki hâlim. Re­sû­lul­lah’ın konuşmasını dinlediğim zamanki hâlim ve bir cenazeyi gördüğüm zamanki hâlim…”[6]

Hz. Üseyd, Hicret’in 20. yılında, Hz. Ömer’in hilafeti zamanında vefat etti. Cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı.[7]

Allah ondan razı olsun!

____________________________

[1]Tabakât, 2: 49.
[2]Tabakât, 2: 94.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 1: 93; Tabakât, 3: 65.
[4]Müsned, 3: 81.
[5]Tabakât, 3: 606.
[6]Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 429-488.
[7]Tabakât, 3: 306.

May 072011
 

Muâz bin Cebel (r.a.), Akabe Biatı’nda daha 18 yaşındayken Müslüman ol­muştu. Medineli olup, Hazreç kabilesinin Benî Seleme koluna mensuptu.

Re­sû­lul­lah’ın ifadesiyle, ümmete karşı en merhametli olan Hz. Ebû Bekir, Al­lah’ın emrini ifa hususunda en serti Hz. Ömer, hayâ bakımından en doğru olan Hz. Osman (r.a.), feraizi (miras hukukunu) en iyi bilen Zeyd bin Sâbit ve Kur’ân’ı en iyi bilen Übey bin Kâ’b olduğu gibi, haram ve helali en iyi bilen de Muâz bin Cebel’di.[1]

Re­sû­lul­lah’ın zamanında, Ensar içerisinde fetva vermekte temayüz etmiş olan üç sa­habiden birisiydi. Diğer ikisi de Übey bin Ka’b ve Zeyd bin Sâbit idi.

Kur’ân-ı Kerim hususunda da ayrı bir ihtisası vardı. Nitekim Re­sû­lul­lah, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz: Abdullah bin Mes’ud, Übey bin Kâ’b, Muâz bin Cebel ve Ebû Huzeyfe…”[2]buyurmuştur.

Hicret’ten sonra Re­sû­lul­lah, Hz. Muâz’ı Abdullah bin Mes’ud’la (r.a.) kardeş yapmıştı. Bedir, Uhud ve Hendek Gazalarıyla birlikte bütün savaşlara katılıp ön saflarda mücadele etti. Peygamberimiz, Huneyn Savaşı’na çıkarken onu Medi­ne’de emîr olarak bıraktı. Halka Kur’ân-ı Kerim öğretmesini ve dinî meseleleri anlatmasını emretti.

Tebük Gazvesi sırasında Re­sû­lul­lah’ın parlak bir mucizesi­ni müşahede edenlerden birisi de Hz. Muâz idi…

Orduyla birlikte bir çeşmeye rastlamışlardı. Güçlükle akıyordu. Bu çeşmenin suyunun orduya yetmesi imkânsızdı. Re­sû­lul­lah sudan bir miktar getirmelerini emretti. O suyla elini ve yüzünü yıkadıktan sonra tekrar çeşmeye koydular. Çeş­menin menfezi öyle bir açıldı ki, gök gürültüsü gibi bir sesle su yer altından gümbür gümbür akıyordu. Re­sû­lul­lah, yanında bulunan Hz. Muâz’a şöyle dedi:

“Eğer ömrün varsa, bu suyun böylece akıp giderek buraları bağa bahçeye çevireceğini göreceksin.”

Gerçekten de Muâz yıllar sonra oraların öyle olduğunu görerek, Re­sû­lul­lah’ın müba­rek su mucizesini bir daha tasdik etti.[3]

Hz. Muâz bir defasında, “Yâ Re­sû­lal­lah, bana cenneti kazandıracak ve ce­hen­nemden uzaklaştıracak bir şey söyle!” dedi. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

“Bana çok mühim ve büyük bir meseleyi sordun! Ancak Allah bir kimseye kolaylık ihsan ederse, onu yerine getirmek kolaydır. Allah’a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Namazı layıkıyla kılar, zekâtı verir, Ramazan oru­cunu tutar ve haccı da yaparsın.

“Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürmesi gibi, hataları söndürür. Gece kılınan namaz, salih kulların alameti­dir.”[4]

Bir başka gün Peygamberimiz, Hz. Muâz’ın elinden tutarak şöyle buyurdu:

“Ey Muâz, vallahi ben seni çok severim! Sana şunu tavsiye ederim: Her bir na­mazın arkasından, ‘Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsn-ü ibadetike [Yâ Rabbi, Seni zikretmek, Sana şükretmek ve güzelce ibadet etmek için bana yardım et].’ demeyi terk etme.”[5]

Peygamberimiz (a.s.m.), irşatta bulunması ve Müslümanlara dinlerini öğret­mesi için Yemen’e birini göndermek istiyordu. Bir gün sabah namazını kıldır­dıktan sonra cemaate hitaben, “Hanginiz Yemen’e gitmek ister?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir, “Ben gideyim, yâ Re­sû­lal­lah.” dedi. Peygamberimiz ses çıkar­madı. Hz. Ömer talip oldu. Peygam­berimiz yine ses çıkarmadı. Bunun üzerine Muâz (r.a.), “Ben gideyim, yâ Re­sû­lal­lah.” dedi. Re­sû­lal­lah (a.s.m.), “Ey Muâz, bu vazife senindir.” dedi. Sarığını Hz. Muâz’ın başına sardı.

Hz. Muâz, Yemen’de hâkimlik yapacak, halka İslamiyet ve Kur’ân’ı öğrete­cek, tahsil edilen zekâtı memurlardan teslim alacaktı. Vazifesi ağırdı. Bu sebep­le Peygamberimiz ona bazı temel meselelerde tavsiyelerde bulundu: “Sen Ehl-i Kitap’tan bir kavimle karşılaşacaksın. Onların yanına vardığında, önce onları Allah’tan başka ilah olmadığını, Muhammed’in Allah’ın Resûl’ü ol­duğunu tasdike davet et. Eğer bunu kabul ederlerse, onlara, Allah’ın beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu da yaptıkları takdirde, Allah’ın, zenginler­den alınarak fakirlere verilen zekâtı emrettiğini bildir. Bunu da benimserlerse, zekât alırken sakın malların en iyilerini seçme! Mazlumun âhını almaktan çe­kin; çünkü onun âhı ile Allah arasında hiçbir engel yoktur!” dedi.

Sonra da Muâz’a, “Sana bir dava getirildiğinde ne ile hüküm verirsin?” diye sordu. Muâz (r.a.), “Allah’ın Kitabı’yla.” dedi. Re­sû­lul­lah, “Onda bulamazsan ne ile hükmeder­sin?” diye tekrar sordu. Hz. Muâz, “Re­sû­lul­lah’ın sünnetiyle.” diye cevap verdi. Re­sû­­lul­lah’ın (a.s.m.), “Ya orada da bulamazsan?…” demesi üzerine de Hz. Muâz şu cevabı verdi:

“O zaman kendi görüşüme göre içtihat eder, ona göre hüküm veririm.”

Onun bu cevabı Peygamberimizi çok sevindirdi. “Re­sû­lul­lah’ın elçisini Re­sû­lul­lah’ın hoşnut olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!” buyurdu.

Muâz (r.a.) yola çıkmadan önce Peygamberimizden biraz daha feyizlenmek istiyordu, “Yâ Re­sû­lal­lah, bana tavsiyede bulun.” diye rica etti. Peygamberimiz şu tavsiyede bulundu:

“Her ne hâlde ve nerede olursan ol, Allah’tan kork! Günah işlediğinde arkasından hemen sevap kazandıracak bir amel işle ki, onu yok et­sin. İnsanlara da güzel şekilde muamele et.”

Peygamberimiz, ayrılmadan önce Hz. Muâz’ın kalbini hicrana boğacak bir haber verdi: “Ey Muâz, şüphesiz bundan böyle benimle artık buluşamayacaksın Belki de dönüşte şu mescide ve kabrime uğrayacaksın!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Muâz’ın gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Peygamberimiz, ondan ağlamamasını istedi. Sonra da birbirlerinden ayrıldılar.

Muâz bin Cebel (r.a.), Re­sû­lul­lah’ın vefatına kadar Yemen’de kaldı ve İslam’a orada hizmet etti. Orada bulunduğu süre içerisinde günden güne Müslümanla­rın sayısı artıyordu. Yeni Müslümanlar önce kendisine biat ediyor, sonra da Medine’ye gidip Re­sû­lul­lah’ı ziyaret ediyorlardı. Bir defasında sadece Nehâ ka­bilesinden 100 kişi onun vasıtasıyla Müslüman olmuş, sonra da Medine’ye gi­dip Re­sû­lul­lah’ı ziyaret etmişlerdi.[6]

Muâz (r.a.), Hz. Ebû Bekir’in hilafeti zamanında cihat hizmetlerine katılmak üzere Şam’a gitmeye niyet etti. Hz. Ömer ise Medine’de Müslümanların kendi­sine olan ihtiyacını bildiği için, Hz. Ebû Bekir’den onu göndermemesini rica et­ti. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’e şöyle karşılık verdi:

“Şehitlik arzu eden ve ona ni­yet eden birisine ben nasıl mâni olabilirim?!”[7]

Câbir bin Abdullah’a (r.a.) göre, Hz. Muâz sima itibarıyla çok güzel, ahlak ba­kımından çok üstün ve çok cömert idi.

İlme çok önem verirdi. Bu ehemmiyet verişidir ki, ona “ümmetin içinde ha­ram ve helali en iyi bilen kimse” unvanını kazandırdı. Onun ilimle ilgili sözle­rinden bir kısmı şöyledir:

“İlim öğrenin; çünkü o, Allah’a karşı korkunuzu artırır. İlim istemek ibadet­tir. İlmî mü­zakerelerde bulunmak Allah’ı tespih etmektir. İlimden bahsetmek cihattır. Bilmeyenlere öğretmek sadakadır. İlmi layık olanlara dağıtmak, kişi­yi Allah’a yaklaştırır; çünkü ilim, haram ve helalin ölçülerini verir.”

“İlim, cennet ehlinin gideceği yolda kandil, yalnızlıkta dost, gurbette arka­daş, tenhalarda yoldaş, sevinçli ve kederli günlerde kılavuz, düşmana karşı silah ve dostlar yanında meziyettir.”

“İlim, cehaletten kararan kalpleri aydınlatır, karanlıkta görmeyen gözlere kandil olur.”

“Bahtiyar kimseler ilimden ilham alırlar, bahtsızlar ise ondan mahrum olur­lar.”[8]

Muâz (r.a.) zaman zaman halka nasihatlerde bulunurdu. Bir keresinde öğüt isteyen birine şöyle dedi:

“Sana iki şey tavsiye edeceğim: Nerede olursan ol dünyadaki nasibinin seni arayıp bulacağını bil. Öyle ise sen dünyadan ziyade ahiretteki payına daha çok muhtaçsın. O hâlde ahiretteki payını dünyadakine tercih et.”

Bir defasında da oğluna şöyle demişti:

“Oğlum, namaz kıldığın zaman, [ahirete gitmek üzere] vedalaşan bir kimsenin namazı gibi kıl.”

Kendisinden nasihat isteyen birine Hz. Muâz şöyle diyordu:

“Oruç tut, fakat devamlı değil. Namaz kıl, fakat uykun için zaman ayır. Rızkın için çalış, fakat rızkımı kazanayım derken doğruluktan ayrılma. Müslüman olarak ölmeye ça­lış. Mazlumun bedduasından da sakın.”

Hz. Muâz fevkalade takva sahibiydi. Geceleri teheccüde kalkar ve şöyle dua ederdi:

“Yâ Rabbi! Gözler uykuya daldı, yıldızlar kayboldu. Ama Sen Hayy ve Kayyûm’sun, yâ Rabbi! Kıyamet günü bana iade edilmek üzere yanında bir he­diye kıl. Sen verdiğin sözden dönmezsin, yâ Rabbi!”

Hz. Muâz, Şam’a gitti ve Hicret’in 18. yılında 38 yaşındayken vebadan vefat etti. Vefatının iyice yaklaştığını hissettiği sıralarda şöyle diyordu:

“Merhaba ey ölüm! Merhaba fakirlik zamanımda gelen sevgili ziyaretçi!

“Yâ Rabbi! Benim Senden korktuğumu Sen biliyorsun. Dünyayı ve sonu gel­mez arzuların tatminini istemedim. Irmakların akışı, ağaç yapraklarının hışırtısı benim alakamı çekmedi. Bunları Sen biliyorsun, yâ Rabbi!”

Hz. Muâz bu sözlerinden sonra ağlamaya başlamıştı. Etrafında bulunanlar, “Sen ki, Re­sû­lul­lah’ın bir sahabisisin, sen ki bu kadar fazilete sahipsin; böyle nasıl ağlıyorsun?!” dediler. Onlara şöyle cevap verdi:

“Siz benim, ölümden korktuğum veya dünyayı terk ettiğim için ağladığımı mı zannediyorsunuz? Ben öldükten sonra hangi tarafa [cennete veya cehenneme] gideceğimden emin olamadığım için ağlıyorum!”[9]

Hz. Muâz bu sözlerden biraz sonra vefat etti. Onun Hz. Ömer’in yanında ayrı bir yeri vardı. Vefat ederken kendisine, “Bize kimi halife bıraktın?” diyen birine şu cevabı verdi:

“Şayet Muâz bin Cebel sağ olsaydı onu halife bırakırdım. Rabb’ime kavuştuğumda Rabb’im bana ‘Kimi halife bıraktın?’ deyince, Senin kulun ve Resûlün Muhammed’in (a.s.m.), ‘Muâz kıyâmet günü, âlimlerin önünde tek başına bir cemaattir.’ buyurduğu kimseyi bıraktım, derdim.”[10]

Hz. Muâz, Peygamberimizden birçok hadis rivayet etti. Bunlardan birkaç ta­nesinin meali şöyledir:

Re­sû­lul­lah bana, “Cenâb-ı Hakk’ın kulları üzerindeki hakkı nedir, biliyor mu­sun?” diye sordu. “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” dedim. “Kulların Kendisine ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi Kendisine ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. Sonra tekrar, “Kullar bu vazifeleri yerine getirdiklerinde Cenâb-ı Hakk’ın onlara neler vaat ettiğini biliyor musun?” diye sordu. Ben “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” de­yince, “Onlara azap etmemeyi.” buyurdu.[11]

“Bir kimse deve üzerinde düşmanla çarpışırsa cennet ona vacip olur. Bir kimse ihlasla şehit olmayı ister de sonra ölür veya öldürülürse, onun için şehit sevabı vardır. Bir kimse Allah yolunda yaralanır veya bir zahmet çekerse, kıya­met günü zaferan renkli ve misk kokulu olarak gelir.”[12]

Allah ondan razı olsun!

_________________________________

[1]Tirmizî, Menâkıb: 33.
[2]Üsdü’l-Gàbe, 4: 377-378.
[3]Mektûbât, s. 112.
[4]Müsned, 5: 231; Tirmizî, Menâkıb: 8.
[5]Ebû Dâvud, Vitir: 36.
[6]Tabakât, 3: 584; Hilye, 1: 346; Hz. Muhammed ve İslamiyet, 10: 35-40.
[7]Tabakât, 1: 346.
[8]Tabakât, 2: 347.
[9]Üsdü’l-Gàbe, 4: 377-378.
[10]Tabakât, 3: 590.
[11]Müsned, 5: 228.
[12]age., 5: 231.

May 062011
 

Amr bin Âs’ın oğlu Hz. Abdullah, yaşının küçüklüğüne rağmen sahabilerin ileri gelenleri arasındaydı. Re­sû­lul­lah’ı (a.s.m.) bir gölge gibi takip ederdi. Onun bütün söylediklerinin hak ve hakikat olduğunu bildiği için bunların mutlaka kay­dedilmesi gerektiğine inanıyordu. Bundan dolayı ilk defa hadisleri yazmaya te­şebbüs etti. Re­sû­lul­lah’tan izin istedi. Efendimiz daha önce böyle bir şeye müsa­ade etmemişti. Çünkü hadis-i şerifler Kur’ân’la karıştırılabilirdi. Bunun için Peygamberimiz, sahabilerin bütün himmet ve gayretlerini Kur’ân’ı muhafaza­ya, ezberlemeye ve toplamaya harcamalarını istiyordu. Fakat Kur’ân’ı Kerim’in nüzulü tamamlandıktan sonra bu ihtimal ortadan kalktı. Böylece Hz. Abdul­lah’ın bu isteğini kabul etti. Hadisleri toplamaya, kaydetmeye izin verdi.

Hadisleri toplamak için en uygun zat, şüphesiz, Abdullah bin Amr’dı. Dina­mik ve kuvvetli zekâya sahip bu genç sahabi, aynı zamanda son derece müttaki bir zattı. Re­sû­lul­lah’tan duyduğu hadisleri toplamaya başladı.

Zaman zaman Peygamber Efendimizin bir insan olarak kızdığı anlar da olurdu. Hz. Abdullah, Re­sû­lul­lah Efendimize sordu:

“Yâ Re­sû­lal­lah, sizin kızgınlık ve sevinç anların­da söylediklerinizin hepsini kaydedeyim mi?” Re­sû­lul­lah’ın bu soruya (a.s.m.) cevabı şöyle oldu:

“Evet, ben haktan başka bir şey konuşmam.”[1]

Re­sû­lul­lah’ın bu beyanı üzerine Hz. Abdullah, Peygamberimizin bütün söylediklerini kaydetmek için azami gayret gösterdi. Artık tatmin olmuştu. Zira Cenâb-ı Hak, Yüce Resûl’ünün haktan başka bir şey konuşmadığını Kur’ân’ı Kerim’de beyan buyurmuştu.[2]

Hz. Abdullah, Resûl-i Ekrem’den duyduğu hadisleri “Sâdıka” ismini verdiği eserinde topladı. Kendisine bu eserle ilgili soru soranlara şu cevabı verirdi:

“’Sâdıka’ adını verdiğim eserim, aramızda hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan doğruya Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) duyduklarımdır.”

Hz. Abdullah bu eseri için, “Onu bütün dünyaya değişmem.” dedi.[3]“Sâdıka” isimli bu eser bütün hadis âlim­lerine kaynak oldu.

Hz. Abdullah’ın fazileti ve hadis ilmine yaptığı hizmeti takdirle karşılandı. Bir hadis deryası olan Ebû Hureyre Hazretleri, Hz. Abdullah’ın bu üstünlüğünü şöyle dile getirmektedir:

“Hadis-i şerifleri benden daha çok ezberleyen ve rivayet eden olmamıştır. Fakat Abdullah bin Amr bin Âs bundan müstesnadır. O, benden daha çok ezberlemiştir. Çünkü o, hadisleri yazıyordu, ben ise yazmaz­dım.”[4]

Binlerce meseleyi Re­sû­lul­lah’tan duyan ve kaydeden Hz. Abdullah gerçek manada bir hadis hocasıydı.

Hz. Abdullah, ibadetiyle de temayüz etmişti. Çoğu zaman geceleri ibadetle, gündüzleri de oruçla geçirirdi. Babası Amr bin Âs (r.a.):

“Yâ Re­sû­lal­lah, Abdul­lah devamlı olarak gündüzleri oruç tutup geceleri namaz kılıyor!” diye şikâyet etmek zorunda kalmıştı. Peygamberimiz de ona şu tavsiyede bulunmuştu:

“Bazen oruç tut, bazen tutma. Gecenin bir kısmında ibadet et, bir kısmında uyu. Ba­bana da itaat et.”

Abdullah (r.a.), Kur’ân-ı Kerim’i de çok okurdu. Bir gün Peygamberimize ge­lerek:

“Yâ Re­sû­lal­lah, ne kadar zamanda Kur’ân’ı hatmedeyim?” diye sordu. Peygamberimiz:

“Ayda bir hatim indir.” buyurdu. Abdullah (r.a.):

“Yâ Re­sû­lal­lah, bundan daha kısa bir sürede hatim yapabilirim!” dedi. Peygamberimiz:

“20 günde bir hatim indir.” buyurdu. Abdullah (r.a.):

“Yâ Re­sû­lal­lah, ben bundan da kısa bir sürede hatim yapabilirim!” demesi üzerine de 10 günde bir hatim in­dirmesi tavsiyesinde bulundu.

Hz. Abdullah daha kısa sürede hatim yapabileceğini söylemesine rağmen Re­sû­lul­lah Efendimiz buna izin vermedi.[5]

Peygamberimiz, bu kahraman sahabinin güç ve kuvvetten düşeceğinden endişe ediyor, istikbaldeki hizmetlerini aksatmasından korkuyordu. Onun için itidal üzere hareket etmesini tavsiye etti. Hz. Abdullah ömrünün sonlarına doğru Peygamberimizin bu tavsiyesinin hik­metini ve isabetliliğini gördü. Şöyle itirafta bulunuyordu:

“Keşke Re­sû­lul­lah’ın tavsiyesini tutsaydım! O bana sahralar dolusu kırmızı koyunlardan daha hayır­lıydı.”[6]

Hz. Abdullah’ın prensip hâline getirdiği hususlardan birisi de, sabah namaz­larından sonra uyumamasıydı. Uyuyanları da uyandırırdı. Bir gün sabah nama­zından sonra birisini uyurken gördü ve hemen uyandırdı, şöyle dedi:

“Bu vaktin İlahî tecelliler vakti olduğunu bilmiyor musun? Allah, mahlukatından bir kıs­mını bu vakitte cennetle mükâfatlandırır.”

Hz. Abdullah bu sözleriyle, sabahın erken saatlerini uyanık geçirmenin ve yapılan çalışmaların bereketliliğini ve verimliliğini nazara veriyordu.

Hz. Abdullah bin Amr bin Âs, yabancı dil bilen sayılı sahabilerden birisiydi. Süryanice’yi biliyordu. İbranice olan Tevrat’ı rahatlıkla okuyup anlayabiliyordu.

Hz. Abdullah, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) hakiki bir talebesiydi. Aklına gelen soru­ları tereddüt göstermeden Efendimize sorardı. Bütün sorularının cevabını doğ­rudan doğruya ondan alırdı. Bir gün Re­sû­lul­lah Efendimize şöyle bir soru sor­du:

“Üç hayır ve üç şer nedir?” Re­sû­lul­lah Efendimiz şöyle cevap verdi:

“Doğru söyleyen dil, Allah’tan korkan kalp, dindar kadın… Üç şer ise, yalan söyleyen dil, Allah’tan korkmayan kalp, kütü kadındır.”[7]

Abdullah bin Amr (r.a.), yaşının küçük olması sebebiyle Bedir ve Uhud Savaşı’na katılamadı. Fakat daha sonraki bütün savaşlara Peygamberimizle birlikte katıldı.

Abdullah bin Amr (r.a.), vefatına kadar etrafına ilim ve irfan nurlan saçmaya devam etti. Ondan hadis öğrenmek için çok uzaktan gelirlerdi. Talebeleri ken­disini çok severdi. Ondan ders dinledikleri zamanlarda kimsenin kendilerini ra­hatsız etmesini istemezlerdi. Bu büyük sahabi, 700’den fazla hadis rivayet etti. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Büyük günahlardan bir tanesi de, bir kimsenin anne ve babasına lanet etme­si, söv­mesidir.” Sahabiler: “Yâ Re­sû­lal­lah, bir adam kendi anne ve babasına na­sıl lanet eder ki?!” diye sordular. Re­sû­lul­lah (a.s.m.): “Bir kimse başka birisinin babasına söver, o da ona karşılık verirse, kendi anne ve babasına sövmüş olur.” buyurdu.[8]

“Allah indinde arkadaşların en hayırlısı arkadaşlarına, komşularına en hayır­lısı da komşularına iyilik yapandır.”[9]

“İsraf ve gurur karışmadığı müddetçe yiyiniz içiniz, bol bol sadaka veriniz.”[10]

“Allah ilmi, insanların kafalarından ve kalplerinden çekip çıkarmak suretiyle değil, aralarından âlimleri almak suretiyle kaldırır. Neticede hiçbir âlim kalma­yınca insanlar, cahilleri başa geçirerek, meseleleri onlara sorarlar. Onlar da bil­meden fetva verdikleri için, kendileri sapıttıkları gibi, başkalarını da sapıklığa düşürürler.”[11]

Hz. Abdullah bir defasında, “Benim bildiklerimi bilseydiniz, beliniz bükülünceye kadar secdeden kalkmazdınız.” demişti. Hz. Abdullah’ın hikmetli söz­lerinden bir tanesi de şöyledir:

“Bir kadının varlıklı zamanında kocasının yüzüne gülmesi, fakirliği zamanında da yüz çevirmesi, cehennemlik olduğunun alametidir.”

Hz. Abdullah, Hicret’in 65. yılında Şam’da vefat etti.

Allah ondan razı olsun!

_________________________________

[1]Tabakât, 4: 262; 5: 64, 482; 7: 494.
[2]Necm Sûresi, 3.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 3: 234.
[4]Buhârî, İlim: 39.
[5]Üsdü’l-Gàbe, 3: 234.
[6]Hilye, 1: 284-285.
[7]age., 1: 288.
[8]Buhârî, Edeb: 4; Tirmizî, Birr: 4.
[9]Tirmizî, Birr: 28.
[10]İbni Mâce, Libas: 23.
[11]Buhârî, İlim: 3; Müslim, İlim: 5.

May 062011
 

Peygamberimizin üçüncü halifesi, hayâ ve edep numunesi Hz. Osman, hayatta iken cennetle müjdelenen bahtiyarlardan biriydi. Hz. Ebû Bekir, ilk defa eski samimi dostlarını ziyaret ederek hak dini onlara anlatmaya başlamıştı. Bu dost­larından biri de Hz. Osman’dı. Hz. Osman yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti. İslam’ı kabule müsait bir mizaca sahipti. Hz. Ebû Bekir’i dikkatle dinledi ve anlattıklarına büyük bir alaka duydu. Sonra da birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gittiler.

Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Osman’a:

“Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi. Kur’ân-ı Kerim okudu.

Hz. Osman İlahî kelamın cazibesine kapıldı. Hemen Kelime-i Şehadet getire­rek Müslüman oldu. Hz. Osman, daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile geti­rir:

“Re­sû­lul­lah’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.”

Hz. Osman, İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi. Genç, nüfuzlu bir tüc­cardı. Hâli vakti yerinde bir kimseydi. Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu. Osman’ı bir direğe bağladı ve:

“Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi. Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akraba­sı araya girerek serbest bıraktırdılar.[1]

İslamiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Peygamberimizin kızı Rukiyye ile evliydi. Utbe, Peygamberimizin yeni bir dini tebliğ ettiğini öğre­nince gelip Peygamber Efendimize (a.s.m.) hitaben:

“Senin kızını da, tebliğ et­tiğin dini de istemiyorum!” demiş ve Hz. Rukiyye’yi boşamıştı. Bunun üzerine Hz. Osman, Rukiyye’ye talip olmuş ve onunla evlenmişti.

Müşriklerin zulmünden dolayı Habeşistan’a hicret eden 15 kişilik kafile ara­sında Hz. Osman ve Rukiyye de bulunuyordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Os­man’ın herkesten önce yola çıktığını duyunca şöyle buyurdu:

“Onların dostu ve hâkimi Allah’tır. Osman, Lût’tan (a.s.) sonra ailesiyle bir­likte ilk hicret eden kimsedir.”[2]

Hz. Osman, bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra tekrar hanımıyla birlik­te Mekke’ye döndü. Daha sonra da oradan Medine’ye hicret etti.

Hz. Osman’ın en bariz vasfı, edep ve hayâsı idi. Hz. Âişe’nin rivayetine göre, bir gün Re­sû­lul­lah, üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Re­sû­lul­lah tav­rında bir değişiklik yap­madan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Hz. Ömer geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Hz. Osman, huzura girmek için izin istedi. Bu defa Re­sû­lul­lah hemen doğruldu, toparlandı.

Bunun üzerine Hz. Âişe:

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedi, “Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, neden Osman gelince hâlinizi değiştirdiniz?”

Allah Resûlü şöyle cevap verdi:

“Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?!”[3]

Ebû Mûse’l-Eş’arî anlatıyor:

Re­sû­lul­lah ile birlikte bir eve gelmiştik. Bana:

“Kapıda dur ve kimseyi izinsiz içeri alma!” buyurdu.

Biraz sonra Ebû Bekir çıkageldi.

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedim, “Gelen, Ebû Bekir’dir.” Buyurdu ki:

“İçeri al ve kendisini cennetle müjdele.”

Sonra Ömer geldi. Ona da aynı şeyi söylememi emretti.

Daha sonra Osman geldi. Onun için şöyle buyurdu:

“İçeri al ve onu da başına gelecek belalardan dolayı cennetle müjdele!” buyurdu. Böylece, Hz. Osman’ın hem cennetle müjdelenenlerden, hem de ilerde başına pek çok musibet gelecek birisi olduğunu ifade etmiş oldu.[4]

Hz. Osman, bütün arzusuna rağmen Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Zira ha­nımı Hz. Rukiyye ağır hasta idi. Peygamber Efendimiz mazeretini kabul ettiği hâlde, o, kalbinde Bedir’e iştirak edememenin üzüntüsünü hissediyordu. Hz. Rukiyye yakalandığı hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Bedir’de Müslümanla­rın zaferi Hz. Osman’ın bu derin üzüntüsünü sevince çevirdi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Bedir’den döndükten sonra Hz. Osman’a bir müjde daha verdi:

“Sen Bedir’e katılmadığın hâlde bir şehit ecri aldın.”

Daha sonra Peygamberimiz, diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Bundan sonra Hz. Osman “iki nur sahibi” manasında “Zinnûreyn” la­kabıyla anıldı.

Ümmü Gülsüm’ün vefatından sonra da Peygamberimiz, “Eğer 40 tane kı­zım olsaydı, onları birer birer Osman’la evlendirirdim!” buyurarak, hayâ timsali olan damadını teselli etti.[5]

Uhud Gazası’na katılan Hz. Osman (r.a.), orada Peygamberimizin (a.s.m.) vefat haberinin yayılması üzerine duyduğu üzüntüyü zaman zaman hatırlar ve o sırada çektiği ıstırabın şiddetini dile getirirdi.

Hicret’in 4. yılında yapılan Zâtürrikâ Gazvesi’nde Peygamberimiz, kendisini Medine’de vekil olarak bırakmıştı. Bundan sonra yapılan bütün gazalara katılan Hz. Osman, Hudeybiye Sulhü sırasında da Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderilmişti. Hz. Osman, Mekke’ye gidip, geliş maksatla­rının sadece umre haccı yapmak olduğunu anlattıysa da, müşrikler direnmeye devam ediyor, şöyle diyorlardı:

“Git, seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecek! Ama sen Kâbe’yi tavaf etmek istersen, edebilirsin.”

Hz. Osman ise onlara şöyle cevap vermişti:

“Ben Re­sû­lul­lah olmaksızın Kâbe’yi tavaf etmem!”

Kureyşliler, Hz. Os­man’ın bu sözünden çok rahatsız oldular ve bir müddet kendisini göz hapsinde tuttular.

Müşriklerin sözleri boşa çıkacak ve Re­sû­lul­lah çok kısa bir zaman sonra gele­rek Kâbe’yi tavaf edecekti.

Hz. Osman’ın göz hapsinde tutuluşu, Müslümanlara “şehit edildiği” şeklinde ulaştı. Bu­nun üzerine galeyana gelen Müslümanlar savaştan başka çare görmüyorlardı. Heyecan son safhasındaydı. İlahî vahiy “Re­sû­lul­lah’a biat yapılması” şeklinde tecelli etti. Bü­tün Müslümanlar, Re­sû­lul­lah’a itaat edeceklerine, Al­lah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına söz verdi­ler. Re­sû­lul­lah bir eliyle kendisi için, diğer eliyle de Hz. Osman için biat alıyor­du. Bu biat, İslam tarihine “Rıdvan Biatı” olarak geçti.

Müşrikler bunu haber alınca endişeye kapıldılar ve Hz. Osman’ı serbest bı­raktılar. Bir müddet sonra Hz. Osman’ın çıkıp gelmesi Müslümanları çok sevin­dirdi. Kendisine, “Her hâlde Kâbeyi tavaf etmişsindir” dediler. Hz. Osman’ın cevabı ise şu idi:

“Allah’a yemin ederim ki, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Re­sû­lul­lah da Hu-dey­bi­ye’de bulunsaydı, o Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma tavaf et­mezdim.”[6]

Hz. Osman daha sonra yapılan Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti. Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Re­sû­lul­lah’ı ko­ruyan ve müdafaa edenler arasında Hz. Osman da (r.a.) vardı.

Hz. Osman, Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardı­mında bulundu. Peygamberimiz onun bu cömertliği karşısında:

“Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdele­di.[7]

Hz. Osman, zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı.

Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Hz. Osman, Şam’dan 100 deve yükü buğ­day getirtmişti. Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular. Ancak o:

“Siz­den daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi. Sahabiler bunu Hz. Ebû Bekir’e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ı herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi:

“O, Re­sû­lul­lah’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır. Cennette de onun arkada­şıdır. Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun, beraber gidelim ve du­rumu kendisinden öğrenelim.”

Hz. Osman’ın yanına vardıklarında Hz. Ebû Bekir:

“Ey Osman, sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?”

Hz. Osman şöyle cevap verdi:

“Ey Re­sû­lul­lah’ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.”

Hz. Osman bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu.

Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılık­sız olarak dağıtıverdi. Hz. Ebû Bekir buna çok sevindi ve Hz. Os­man’ı alnından öptü.

Hz. Osman, bir defasında Re­sû­lul­lah’ın evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı. Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Hz. Âişe’nin kal­dığı eve götürdü ve şöyle dedi:

“Ey müminlerin annesi! Re­sû­lul­lah’ın bunu diğer hanımları arasında pay­laştıra­ca­ğı­nı sanıyorum. Asla yapmasın. Çünkü ben onlara da bunların aynı­sını göndereceğim.”

Peygamberimiz (a.s.m.) eve gelip durumu öğrenince:

“Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti.

Hz. Ali, Hz. Fatıma’yla evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zır­hını satılı­ğa çıkartmıştı. Pazarda Hz. Osman’la karşılaştı. Hemen müjdeyi verdi. Sonra da me­hir parası için zırhını satmak istediğini söyledi. Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi. Sonra Hz. Ali’ye döndü ve şöyle dedi:

“Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.”

Hz. Osman’ın en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi. Hz. Osman, servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. Suyu Müslümanlara çok pahalı­ya satıyordu. Bu durum Peygamberimizi (a.s.m.) çok üzüyordu. Sahabilerle be­raber olduğu bir sırada:

“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu.

Hz. Osman da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Hz. Osman sevinçle Peygamberimizin huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.):

“Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti. Hz. Osman bilahare kuyunun diğer yarısı­nı da satın alarak tasadduk etti.[8]

Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabi­lerin başında Hz. Osman gelirdi.

Hz. Ebû Bekir ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın va­sıf­la­rı­nı Hz. Osman’a anlatıyordu. Hz. Osman da bunları kaydediyordu. Hz. Ebû Bekir, tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı. Hz. Osman “vefat ettiği” zannıyla Hz. Ömer’in ismini yazdı.

Biraz sonra Hz. Ebû Bekir ayıldı, kimi yazdığını sordu. Hz. Osman, “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi.

Hz. Ebû Bekir, onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle di­le getirdi:

“İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.”[9]

Hz. Osman, Hz. Ömer devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Vefatını müteakip Hz. Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman’ı halife seçti.

Şûra şu zatlardan meydana geliyordu:

Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Talha, Zübeyr, Osman ve Ali (r.a.)…

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah da bu heyette bulunuyordu. Hz. Ömer, vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisi­ni üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti.

Hz. Ömer’in teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf, altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Hz. Zübeyr Hz. Ali’yi, Hz. Sa’d da Abdur­rahman bin Avf’ı, Hz. Talha ise Hz. Osman’ı aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Hz. Osman ile Hz. Ali arasında kaldı.

Daha sonra Hz. Abdurrahman her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokak­taki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı Çoğunluk Hz. Osman’ı tercih ediyordu.

Hz. Abdurrahman daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Hz. Os­man’ı müna­­sip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Hz. Abdurrahman’dan sonra Hz. Osman’a biat eden ikinci şahıs Hz. Ali oldu. Bunları diğer Müslümanlar ta­kip etti. Hepsi de biat et­­tiler. Hz. Osman böylece 644 tarihinde halife seçildi.[10]

Hz. Osman’ın hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afri­ka’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedil­di. Ayrıca Hz. Ömer’in vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenis­tan ahalisi itaat altı­na alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadi­sesi, İslam donanmasıyla Bi­­zans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelme­si ve İslam donanmasının 500 par­­çalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını ka­zandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adaları­na çıktılar. Bu arada bir grup Müs­lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayan­dı. Peygamber Efendimizin müjdesine layık olabilmek için gayret göstermiş­lerdi.

Yine bu zaman zarfında idarede eyalet sistemi kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı.

* * *

Hz. Osman’ın gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Erme­nistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî, Hz. Osman’a gelmiş:

“Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ih­tilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti.

Bu müracaat üzerine Hz. Osman, hemen bir istişare meclisi topladı. Bu he­yet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Sâid bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (r.a.) idi. Heyet, Hz. Ömer’in evinde ve Hz. Hafsa’nın himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Hz. Ebû Bekir zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüs­ha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi.

* * *

Hz. Osman’ın halifeliğinin son dönemi fitne ve karışıklıklarla geçmiştir. Hz. Osman (r.a.) ve daha sonra Hz. Ali (r.a.) devrinde meydana gelen üzücü fitne ve fesat hadiselerinin sebep ve amilleri olarak İslam tarihçileri ittifakla aşağıdaki hususları zikrederler:

1- İki Cihan Serveri Re­sû­lul­lah’a yetişme bahtiyarlığına erişerek ondan feyiz ve nur alan bahtiyar Sahabe neslinin mühim bir kısmının vefat etmiş olması, ge­ride kalanların da yaşlanarak kendi köşelerine çekilmek durumunda kalması. Bu itibarla idareye tam layık kimseler bulunamıyor, mevcutların ihmalleri ve dirayetsizlikleri de zamanla karışık­lıklara sebebiyet verebiliyordu. Şüphesiz ki, Sahabe-i Kirâm’dan feyiz alan Tâbiîn nes­li de insanlık tarihinin mümtaz ne­sillerinden birisiydi. Ancak onların, adalet, dirayet ve hakkaniyette sahabiler kadar hassas olduklarını söylemek mümkün değildi.

2- Cahiliyet devrinde en önemli gurur ve iftihar sebebi olarak kabul edilen ka­vim ve kabile duyguları, İslam’ın ilk devirlerinde kutsi emirlere sadakatle uyul­masından dolayı yerini ulvi seciye ve duygulara terk etmişti. Ancak Peygambe­rimizin vefatından sonra kazanılmış olan fetih ve zaferlerde Kureyş kabilesi gençlerinin mühim payeler edinmiş olması, onların kabile gururlarını bir dere­ce uyandırmıştı. Kureyş kabilesine mensubiyet bir imtiyaz ve üstünlük vesilesi sayılmaya ve Müslümanlar arasında rahatsızlık meydana getirmeye başlamış­tı.

3- Fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir taraftan Kuzey Afrika’da Mer’akeş’e, diğer taraftan Asya ortalarına Kabil’e kadar dayanmıştı. Bu durum, aynı zamanda muhtelif din, dil, ırk ve kabilelere mensup milletlerin ya Müslüman olması veya Müslüman­ların hâkimiyeti altına girmesi demekti. Bu millet­lerden bazılarının, bilhassa İranlıların milli gururları fazlaca incinmiş olduğun­dan, merkezî İslam otoritesine karşı yavaş yavaş bir başkaldırma ve muhalefet hareketi baş göstermişti.

4- Hz. Osman’ın (r.a.) yaradılıştan yumuşak huylu, halim selim oluşu, insanları cezalandırmaktan ziyade affı tercih etmesi, bazılarının bunu istismar etmesi­ni netice vermiş ve bu da suiistimallere ve idarenin zaafa uğramasına sebebiyet vermişti. Zaafa uğrayan bir idarede ise, maksatlı kimseler fitne ve fesat hareket­lerine rahatlıkla devam edebilmişlerdir.

5- Hz. Osman (r.a.), Müslüman olmadan önce de gayet zengin, iyiliksever ve cömertti. Akrabasına düşkündü; onlara daima iyilik yapar, korur gözetirdi. Müslüman olduktan sonra ise bu duyguları ve iyilikseverliği daha da inkişaf et­miş ve akrabasını çok­ça gözetir olmuştu. Onun kendi malından ve kesesinden yaptığı yardımlar hazineden imiş gibi gösterilerek aleyhinde propagandalar yapılmış ve bu şekilde fitne ve fesat körüklenmiştir.

6- Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) zamanlarında idareciler gayet dirayetli ve oto­riter, zemin ise fitne ve fesat hareketlerinden uzaktı. Hz. Osman (r.a.) ise şartların hassasiyeti do­layısıyla kimseye itimat edemez olmuş ve mühim idarecilikle­re, her zaman iyilikleriy­le kendisine bağlamış olduğu akrabasını getirmeyi tercih etmişti. O böyle hareket et­mekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Şüphe­siz ki bu idareciler de gayet liyakatli ve dü­rüst kimselerdi. Ancak bu durum, mu­halifler tarafından, “akrabanın kayırılması” ve “mühim idareciliklere akrabanın getirilmesi” şeklinde propaganda edilmiştir.

7- Fetihlerle birlikte Arap toplumu değişik milletlerle münasebetler içine gir­miş, bu şekilde kurulan evliliklerle ya yeni Müslüman veya henüz Hıristiyan ve Yahudi ailelerinden meydana gelen çocuklar ahlakta ve dinde zayıf yetişmiş­tir.. Bu da fitne ve fesat için müsait bir zemin teşkil etmiştir.

Bütün bu sebeplere, Yahudi asıllı Abdullah ibni Sebe’nin de gayretleri ekle­nince, önü alınamaz bir fitne ateşi ortaya çıkmıştı.

Nihayet Hicret’in 35., Hz. Osman’ın hilafetinin de 12. yılında Kûfe, Basra ve Mısır gibi bölgelerden gelen bozguncular, Hz. Osman’ın evini muha­sara altına aldılar. Başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Ka­der hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar. Hz. Osman, gözü dönmüş cani­lere son defa hitap ederek şöyle dedi:

“Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyur­duğunu işitmişim: ‘Şu üç hâlin dışında Müslüman’ı öldürmek haramdır: Evliy­ken zina eden, kasten adam öldüren, Müslüman olduktan sonra dinden dönen…’ Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduk­tan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım… O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsu­nuz?!”[11]

Fakat fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmıştı. Hz. Ali (r.a.), iki oğlunu, Hasan ve Hüseyin’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgun­culara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr, Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır oldukla­rını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler. Fakat Hz. Osman, Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çe­viriyordu:

“Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam on­lara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…”[12]

Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i gördü. Peygamberimiz kendisine hitaben:

“Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Hz. Osman uyandıktan sonra o gece hemen oruca ni­yet etti.

Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı. Bozgunculardan birkaçı tam bu sırada fırsat bulup içeri daldılar ve Hz. Osman’ı şehit ettiler. Hz. Osman’dan akan kanlar, okuduğu Kur’ân’ın üzerine damladı. Böylece, Peygamber Efendimizin istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edi­leceği”ni haber vermişti.

Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Neden Sahabiler veli oldukları hâlde bu fitneleri keşfedip, çıkaranlara karşı tedbir almadılar?” şeklindeki suale verdiği cevap, aynı zamanda bu cinayetin se­beplerine de ışık tutmaktadır: “O hadisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değil­dir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın… Çünkü pek çok milletlerin İslamiyet’e gir­meleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahu­sus bazıların gurur-u millileri Hz. Ömer’in darbeleriyle dehşetli yaralandığın­dan, seciyyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İnti­kamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslamiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o hâlet-i içtimaiyeden istifade ettiler, denilmiş. Demek o hadisatın önünü almak o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.”[13]

* * *

Hz. Osman, Re­sû­lul­lah’tan 146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yer alanlarından bazıları şunlardır:

“Kabir, ahiret yurtlarının ilkidir. Bir kimse eğer orada kurtuluşa ererse ondan sonrası daha kolaylaşır. Eğer orada kurtuluşa eremezse, ondan sonrası daha da zorlaşır.”

“Bir Müslüman, yolculuk veya başka bir maksatla evden çıkar ve ‘Allah’a iman ettim. Allah’a dayandım. Allah’a tevekkül ettim. Allah’ın güç ve kuvveti dışında hiçbir güç ve kudret yoktur.’ diye dua ederse, evden bu şekilde ayrılışı iyiliklere kavuşmasına vesile olduğu gibi, kötülüklerden de uzaklaşmasına se­bep olur.”

“Lâilâhe illallah gerçeğini bilerek ve ona inanarak ölen kimse cennete gi­der.”

“Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçir­miş olur.”

“Kim güzel bir şekilde abdest alır, mescide girer ve namazını kılarsa, diğer namaz vaktine kadar arada geçen günahlarını Allah affeder.”[14]

____________________________________

[1]Tabakât, 3: 55; İnsânü’l-Uyûn, 1: 446; İstiâb, 4: 221
[2]age.
[3]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 26-27.
[4]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[5]Üsdü’l-Gàbe, 3: 378.
[6]Sîre, 3: 330; Zâdü’l-Mead, 3: 290-291.
[7]Tirmizî, Menâkıb: 19; Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 97.
[8]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[9]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 14.
[10]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[11]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[12]Tirmizî, Menâkıb: 19; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 28.
[13]Mektûbât, s. 48.
[14]Müsned, 1: 57-75.